ASÂ-YI MÛSÂDokuzuncu Huccet-i Îmâniye

188

[Dokuzuncu Huccet-i Îmâniye ]

[Dokuzuncu Şuâ‘ın Mukaddime-i Haşriyesi]

[بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ فَسُبْحَانَ اللّٰهِ حٖینَ تُمْسُونَ وَحٖینَ تُصْبِحُونَ وَلَهُ الْحَمْدُ فِی السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَعَشِیًّا وَحٖینَ تُظْهِرُونَ یُخْرِجُ الْحَیَّ مِنَ الْمَیِّتِ وَیُخْرِجُ الْمَیِّتَ مِنَ الْحَیِّ وَیُحْیِی الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ وَكَذٰلِكَ تُخْرَجُونَ وَمِنْ اٰیَاتِهٖٓ اَنْ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ اِذَٓا اَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ وَمِنْ اٰیَاتِهٖٓ اَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجًا لِتَسْكُنُٓوا اِلَیْهَا وَجَعَلَ بَیْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةًۜ اِنَّ فٖی ذٰلِكَ لَاٰیَاتٍ لِقَوْمٍ یَتَفَكَّرُونَ وَمِنْ اٰیَاتِهٖ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ اِنَّ فٖی ذٰلِكَ لَاٰیَاتٍ لِلْعَالِمٖینَ وَمِنْ اٰیَاتِهٖ مَنَامُكُمْ بِالَّیْلِ وَالنَّهَارِ وَابْتِغَٓاؤُكُمْ مِنْ فَضْلِهٖۜ اِنَّ فٖی ذٰلِكَ لَاٰیَاتٍ لِقَوْمٍ یَسْمَعُونَ وَمِنْ اٰیَاتِهٖ یُرٖیكُمُ الْبَرْقَ خَوْفًا وَطَمَعًا وَیُنَزِّلُ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَیُحْیٖی بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ فٖی ذٰلِكَ لَاٰیَاتٍ لِقَوْمٍ یَعْقِلُونَ وَمِنْ اٰیَاتِهٖٓ اَنْ تَقُومَ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُ بِاَمْرِهٖۜ ثُمَّ اِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ الْاَرْضِ اِذَٓا اَنْتُمْ تَخْرُجُونَ وَلَهُ مَنْ فِی السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ وَهُوَ الَّذٖی یَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ یُعٖیدُهُ وَهُوَ اَهْوَنُ عَلَیْهِۜ وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰی فِی السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزٖیزُ الْحَكٖیمُ]

Îmânın bir kutbunu gösteren bu semâvî âyât-ı kübrânın ve haşri isbat eden şu kudsî berâhîn-i uzmânın bir nükte-i ekberi ve bir huccet-i a‘zamı, bu Dokuzuncu Şuâ‘da beyân edilecek.

Latîf bir inâyet-i Rabbâniyedir ki, bundan otuz sene evvel Eski Saîd, yazdığı tefsîr mukaddimesi Muhâkemât nâmındaki eserin âhirinde İkinci Maksad: Kur’ân’da haşre işâret eden iki âyet tefsîr ve beyân edilecek. نَحْوُ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ deyip durmuş, daha yazamamış. Hâlik-ı Rahîmime delâil ve emârât-ı haşriye adedince şükür ve hamd olsun ki, otuz sene sonra tevfîk ihsân eyledi.

189

Evet, bundan dokuz on sene evvel, o iki âyetten birinci âyet olan فَانْظُرْ اِلٰٓی اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَیْفَ یُحْیِی الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَٓا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْیِی الْمَوْتٰی وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ fermân-ı İlâhînin iki parlak ve çok kuvvetli huccetleri ve tefsîrleri bulunan Onuncu Söz ile Yirmi Dokuzuncu Söz’ü in‘âm etti. Münkirleri susturdu. Hem îmân-ı haşrînin hücûm edilmez o iki metîn kal‘asından, dokuz ve on sene sonra ikinci âyet olan baştaki mezkûr âyât-ı kübrânın tefsîrini bu risâle ile ikrâm etti. İşte bu Dokuzuncu Şuâ‘, mezkûr âyâtla işâret edilen dokuz âlî makam ve bir ehemmiyetli mukaddime den ibârettir.

Mukaddime: Haşir akîdesinin pek çok rûhî fâidelerinden ve hayatî neticelerinden bir tek netice-i câmiayı ihtisâr ile beyân etmek; ve hayat-ı insaniyeye, hususan hayât-ı ictimâiyesine son derece lüzûmlu ve zarûrî olduğunu izhâr etmek; ve bu îmân-ı haşrî akîdesinin pek çok huccetlerinden bir tek huccet-i külliyeyi icmâl ile göstermek; ve o akîde-i haşriye, ne kadar bedîhî ve şübhesiz bulunduğunu ifade etmekten ibâret olan İki Nokta dır.

Birinci Nokta: Âhiret akîdesi, hayât-ı ictimâiye ve şahsiye-i insaniyenin üssü’l-esâsı ve saâdetinin ve kemâlâtının esâsâtı olduğuna, yüzer delillerinden bir mikyâs olarak yalnız dört tanesine işâret edeceğiz

Birincisi: Nev‘-i beşerin hemen yarısını teşkîl eden çocuklar, yalnız cennet fikriyle, onlara dehşetli ve ağlatıcı görünen ölümlere ve vefatlara karşı dayanabilirler. Ve gāyet zayıf ve nâzik vücûdlarında bir kuvve-i ma‘neviye bulabilirler. Ve her şeyden çabuk ağlayan gāyet mukāvemetsiz mizâc-ı rûhlarında, o cennetle bir ümîd bulup mesrûrâne yaşayabilirler. Meselâ, cennet fikriyle der: Benim küçük kardeşim veya arkadaşım öldü. Cennetin bir kuşu oldu. Cennette gezer. Bizden daha güzel yaşar. Yoksa, her vakit etrafında kendileri gibi çocukların ve büyüklerin ölümleri, o zayıf bîçârelerin endişeli nazarlarına çarpması, mukāvemetlerini ve kuvve-i ma‘neviyelerini zîr u zeber ederek gözleriyle beraber rûhları, kalbleri, akılları gibi bütün letâiflerini dahi öyle ağlattıracak idi ki, ya mahv olacaklardı veya dîvâne bir bedbaht hayvan olacaklardı.

190

İkinci delîl: Nev‘-i insanın bir cihette nısfı olan ihtiyârlar, yalnız hayât-ı uhreviye ile yakınlarında bulunan kabre karşı tahammül edebilirler. Ve çok alâkadâr oldukları hayatlarının yakında sönmesine ve güzel dünyalarının kapanmasına mukābil bir teselli bulabilirler. Ve çocuk hükmüne geçen serîütteessür rûhlarında ve mizâçlarında, mevt ve zevâlden çıkan elîm ve dehşetli me’yûsiyete karşı, ancak hayat-ı bâkiye ümîdiyle mukābele edebilirler. Yoksa o şefkate lâyık muhteremler ve sükûnete ve istirâhat-i kalbiyeye çok muhtâç o endişeli babalar ve analar, öyle bir vâveylâ-yı rûhî ve bir dağdağa-i kalbî hissedeceklerdi ki, bu dünya onlara zulümâtlı bir zindan ve hayat dahi kasâvetli bir azâb olurdu.

Üçüncü delîl: İnsanların hayat-ı ictimâiyesinin en kuvvetli medârı olan gençler ve delikanlılar, şiddet-i galeyânda olan hissiyâtlarını ve ifrâtkâr bulunan nefis ve hevâlarını tecâvüzâttan ve zulümlerden ve tahrîbâttan durduran ve hayât-ı ictimâiyenin hüsn-ü cereyânını te’mîn eden, yalnız cehennem fikridir. Yoksa cehennem endişesi olmazsa اَلْحُكْمُ لِلْغَالِبِ kāidesiyle, o sarhoş delikanlılar ve hevesâtları peşinde koşan gençler, bîçâre zaîflere ve âcizlere dünyayı cehenneme çevireceklerdi. Ve yüksek insaniyeti gāyet süflî bir hayvaniyete döndüreceklerdi.

Dördüncü delîl: Nev‘-i beşerin hayat-ı dünyeviyesinde en cem‘iyetli merkez ve en esaslı zenberek ve dünyevî saâdet için bir cennet, bir melce’, bir tahassungâh ise, âile hayatıdır. Ve herkesin hânesi küçük bir dünyasıdır. Ve o hâne ve âile hayatının hayatı ve saâdeti ise, samîmî ve ciddî ve vefâdârâne hürmet ve hakîkî ve şefkatli ve fedâkârâne merhamet ile olabilir. Ve bu hakîkî hürmet ve samîmî merhamet ise, ebedî bir arkadaşlık ve dâimî bir refâkat ve sermedî bir beraberlik ve hadsiz bir zamanda ve hudûdsuz bir hayâtta birbiriyle pederâne, ferzendâne, kardeşâne, arkadaşâne münâsebetlerin bulunması fikriyle ve akîdesiyle olabilir.

Meselâ, der: Bu haremim, ebedî bir âlemde, ebedî bir hayâtta, dâimî bir refîka-i hayatımdır. Şimdilik ihtiyâr ve çirkin olmuş ise de, zararı yok. Çünki ebedî bir güzelliği var, gelecek. Ve böyle dâimî bir arkadaşlığın hâtırı için her bir fedâkârlığı ve merhameti yaparım, diyerek o ihtiyâre karısına, güzel bir hûri gibi muhabbetle, şefkatle ve merhametle mukābele edebilir. Yoksa kısacık bir iki sâat sûrî bir refâkatten sonra ebedî bir firâka

191

ve mufârakate uğrayan arkadaşlık, elbette gāyet sûrî ve muvakkat ve esassız, hayvan gibi bir rikkat-i cinsiye ma‘nâsında bir mecâzî merhamet ve sun‘î bir hürmet verebilir. Ve hayvanâtta olduğu gibi, başka menfaatler ve sâir gālib hisler, o hürmet ve merhameti mağlûb edip o dünya cennetini cehenneme çevirir.

İşte îmân-ı haşrînin yüzer neticelerinden birisi, hayât-ı ictimâiye-i insâniyeye taalluk eder. Ve bu tek neticenin de yüzer cihetlerinden ve fâidelerinden mezkûr dört delîle, sâirleri kıyâs edilse anlaşılır ki, hakîkat-i haşriyenin tahakkuku ve vukū‘u, insaniyetin ulvî hakîkati ve küllî hâceti derecesinde kat‘îdir. Belki insanın midesindeki ihtiyâcâtın vücûdu, taâmların vücûduna delâlet ve şehâdetinden daha zâhirdir. Ve daha ziyâde tahakkukunu bildirir.

Eğer bu hakîkat-i haşriyenin netîceleri insaniyetten çıksa, o çok ehemmiyetli ve yüksek ve hayâtdâr olan insaniyet mâhiyeti, murdar ve mikrop yuvası bir lâşe hükmüne sukūt edeceğini isbat eder. Beşerin idare ve ahlâk ve ictimâiyâtı ile çok alâkadâr olan ictimâiyyûn ve siyâsiyyûn ve ahlâkiyyûnun kulakları çınlasın Gelsinler, bu boşluğu ne ile doldurabilirler? Ve bu derin yaraları ne ile tedâvi edebilirler?

İkinci Nokta: Hakîkat-i haşriyenin hadsiz burhânlarından ve sâir erkân-ı îmâniyeden gelen şehâdetlerin hulâsasından çıkan bir burhânı, gāyet muhtasar bir sûrette beyân ederiz. Şöyle ki: Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risâletine delâlet eden bütün mu‘cizeleri ve bütün delâil-i nübüvveti ve hakkāniyetinin bütün burhânları, birden, hakîkat-i haşriyenin tahakkukuna şehâdet ederek isbat ederler. Çünki bu zâtın asm bütün hayatında bütün da‘vâları, vahdâniyetten sonra haşirde temerküz ediyor. Hem umûm peygamberleri tasdîk eden ve ettiren bütün mu‘cizeleri ve huccetleri aynı hakîkate şehâdet eder. Hem وَبِرُسُلِهٖ kelimesinden gelen şehâdeti bedâhet derecesine çıkaran وَكُتُبِهٖ şehâdeti de, aynı hakîkate şehâdet eder. Şöyle ki:

Başta Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın hakkāniyetini isbat eden bütün mu‘cizeleri, huccetleri ve hakîkatleri, birden, hakîkat-i haşriyenin tahakkukuna ve vukūuna şehâdet edip isbat ederler. Çünki Kur’ân’ın hemen üçten birisi haşirdir. Ve ekser kısa sûrelerin başlarında gāyet kuvvetli âyetler, âyât-ı haşriyedir. Kur’ân, sarîhan ve işareten binler âyâtıyla aynı hakîkati haber verir, isbat eder, gösterir.

192

Meselâ اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ یَٓا اَیُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ اِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَیْءٌ عَظٖیمٌ اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا ve اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ ve اِذَا السَّمَٓاءُ انْشَقَّتْ عَمَّ یَتَسَٓائَلُونَ هَلْ اَتٰیكَ حَدٖیثُ الْغَاشِیَةِ gibi otuz-kırk sûrelerin başlarında, bütün kat‘iyetiyle hakîkat-i haşriyeyi, kâinâtın en ehemmiyetli ve vâcib bir hakîkati olduğunu göstermekle beraber, sâir âyetlerinde dahi o hakîkatin çeşit çeşit delîllerini beyân edip iknâ‘ eder.

Acaba bir tek âyetin bir tek işareti, gözümüz önünde ulûm-u İslâmiyede müteaddid ilmî ve kevnî hakîkatleri meyve veren bir kitabın binler böyle şehâdetleri ve da‘vâlarıyla, güneş gibi zuhûr eden îmân-ı haşrî, hakîkatsiz olması mümkün mü? Güneşin inkârı, belki kâinâtın ademi gibi hiç bir cihet-i imkânı var mı? Ve yüz derece muhâl ve bâtıl olmaz mı? Acaba bir sultânın bir tek işâretinin yalan olmaması için bazen bir ordu hareket edip çarpıştığı hâlde, o pek ciddî ve izzetli sultânın binler sözlerini ve va‘dlerini ve tehdîdlerini yalan çıkarmak, hiç bir cihette kābil midir? Ve hakîkatsiz olması mümkün müdür?

Acaba on üç asırda fâsılasız olarak hadsiz rûhlara, akıllara, kalblere, nefislere hak ve hakîkat dâiresinde hükmeden, terbiye eden, idare eden bu ma‘nevî Sultân-ı Zîşân’ın bir tek işareti böyle bir hakîkati isbat etmeye kâfî iken, binler tasrîhât ile bu hakîkat-i haşriyeyi gösterip isbat ettikten sonra, o hakîkati tanımayan bir echel ahmak için cehennem azâbı lâzım gelmez mi? Ve ayn-ı adâlet olmaz mı?

Evet, birer zamana ve birer devre hükmeden bütün semâvî suhuflar ve mukaddes kitaplar dahi, bütün istikbâle ve umûm zamanlara hükümrân olan Kur’ân’ın tafsîlâtla ve îzâhâtla ve tekrar ile beyân ve isbat ettiği hakîkat-i haşriyeyi, asırlarına ve zamanlarına göre o hakîkati kat‘î kabûl ile beraber, tafsîlâtsız ve perdeli ve muhtasar bir sûrette beyân edip ve fakat kuvvetli bir tarzda iddiâ ve isbatları, Kur’ân’ın da‘vâsını binlerle imza ile tasdîk ederler.

Bu bahsin münâsebetiyle Risâle-i Münâcât’ın âhirinde اٖیمَانِ بِالْیَوْمِ الْاٰخِرِ rüknüne sâir rükünlerin, hususan rusül ve kütübün şehâdeti, münâcât sûretinde zikredilen pek kuvvetli ve hulâsalı ve bütün evhâmları izâle eden bir huccet-i haşriye aynen buraya giriyor. Şöyle ki, Münâcât’da demiş:

193

Ey Rabb-i Rahîmim Resûl-ü Ekrem’inin asm ta‘lîmiyle ve Kur’ân-ı Hakîm’in dersiyle anladım ki: Başta Kur’ân ve Resûl-ü Ekrem’in asm olarak bütün mukaddes kitaplar ve peygamberler, bu dünyada ve her tarafta numûneleri görülen celâlli ve cemâlli isimlerin tecellîleri daha parlak bir sûrette ebedü’l-âbâdda devam edeceğine; ve bu fânî âlemde rahîmâne cilveleri, numûneleri müşâhede edilen ihsânâtının daha şa‘şaalı bir tarzda dâr-ı saadette istimrârına ve bekāsına; ve bu kısa hayât-ı dünyeviyede onları zevk ile gören ve muhabbetle refâkat eden müştâkların, ebedde dahi refâkatlerine ve beraber bulunmalarına icmâ‘ ve ittifâkla şehâdet ve delâlet ve işâret ederler.

Hem yüzer mu‘cizât-ı bâhirelerine ve âyât-ı kātıalarına istinâden, başta Resûl-ü Ekrem asm ve Kur’ân-ı Hakîm’in olarak bütün nûrânî rûhların sâhibleri olan peygamberler ve bütün münevver kalblerin kutubları olan velîler ve bütün keskin nûrlu akılların ma‘denleri olan sıddîkînler, bütün suhuf-u semâviyede ve kütüb-ü mukaddesede senin çok tekrar ile ettiğin binler va‘dlerine ve tehdîdlerine istinâden hem senin kudret ve rahmet ve inâyet ve hikmet ve celâl ve cemâl gibi âhireti iktizâ eden kudsî sıfatlarına ve şe’nlerine ve senin izzet-i celâline ve saltanat-ı rubûbiyetine i‘timâden hem âhiretin izlerini ve tereşşuhâtını bildiren hadsiz keşfiyâtlarına ve müşâhedelerine ve ilmelyakîn ve aynelyakîn derecesinde bulunan i‘tikādlarına ve îmânlarına binâen saâdet-i ebediyeyi insanlara müjdeliyorlar. Ehl-i dalâlet için cehennem ve ehl-i hidâyet için cennet bulunduğunu haber verip i‘lân ediyorlar. Ve kuvvetli îmân edip şehâdet ediyorlar.

Ey Kadîr-i Hakîm Ve ey Rahmân-ı Rahîm Ve ey Sâdıku’l-Va‘di’-Kerîm Ve ey izzet ve azamet ve celâl sâhibi Kahhâr-ı Zülcelâl Bu kadar sâdık dostlarını, bu kadar va‘dlerini ve bu kadar sıfât ve şuûnâtını yalancı çıkarmak, tekzîb etmek; ve saltanat-ı rubûbiyetinin kat‘î mukteziyâtını tekzîb edip yapmamak; ve senin sevdiğin ve onlar dahi seni tasdîk edip sana itâat etmekle kendilerini sana sevdiren hadsiz makbûl ibâdının âhirete bakan hadsiz duâlarını ve da‘vâlarını reddetmek ve dinlememek; ve küfür ve isyan ile ve seni va‘dinde tekzîb etmekle senin azamet-i kibriyâna dokunan ve izzet-i celâline dokunduran ve ulûhiyetinin haysiyetine ilişen ve şefkat-i rubûbiyetini müteessir eden ehl-i dalâleti ve ehl-i küfrü, haşrin inkârında

194

onları tasdîk etmekten yüz binler derece mukaddessin. Ve hadsiz derece münezzeh ve âlîsin. Ve böyle nihâyetsiz bir zulümden ve nihâyetsiz bir çirkinlikten senin o nihâyetsiz adâletini ve o nihâyetsiz cemâlini ve o hadsiz rahmetini hadsiz derece takdîs ediyoruz. Ve bütün kuvvetimizle îmân ederiz ki: O yüz binler sâdık elçilerin ve o hadsiz doğru dellâl-ı saltanatın olan enbiyâlar ve asfiyâlar ve evliyâlar, hakkalyakîn, aynelyakîn, ilmelyakîn sûretinde senin uhrevî rahmet hazinelerine ve âlem-i bekādaki ihsânâtının definelerine ve dâr-ı saadette tamamıyla zuhûr eden güzel isimlerinin hârika güzel cilvelerine şehâdetleri, hak ve hakîkattir. Ve işaretleri doğru ve mutâbıktır. Ve beşâretleri sâdık ve vâki‘dir. Ve onlar bütün o hakîkatlerin mercii ve güneşi ve hâmîsi olan Hakk isminin en büyük bir şuâ‘ı, bu hakîkat-ı kübrâ-yı haşriye olduğunu îmân ederek, senin emrin ile senin ibâdına hak dâiresinde ders veriyorlar. Ve ayn-ı hakîkat olarak ta‘lîm ediyorlar.

Yâ Rab Bunların ders ve ta‘lîmlerinin hakkı ve hürmeti için, bize ve Risâle-i Nûr talebelerine îmân-ı ekmel ve hüsn-ü hâtime ver. Ve bizi onların şefâatlerine mazhar eyle. Âmîn.

Hem nasıl ki Kur’ân’ın, belki bütün semâvî kitapların hakkāniyetini isbat eden umûm delîller ve huccetler; ve Habîbullâh’ın belki bütün enbiyâların nübüvvetlerini isbat eden umûm mu‘cizeler ve burhânlar, dolayısıyla en büyük müddeâları olan âhiretin tahakkukuna delâlet ederler. Aynen öyle de, Vâcibü’l-Vücûd’un vücûduna ve vahdetine şehâdet eden ekser delîller ve huccetler, dolayısıyla rubûbiyetin ve ulûhiyetin en büyük medârı ve mazharı olan dâr-ı saadetin ve âlem-i bekānın vücûduna ve açılmasına şehâdet ederler. Çünki gelecek makamâtta beyân ve isbat edileceği gibi, Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’un hem mevcûdiyeti hem umûm sıfatları hem ekser isimleri hem rubûbiyet ulûhiyet rahmet inâyet hikmet adâlet gibi vasıfları ve şe’nleri, lüzûm derecesinde âhireti iktizâ ve vücûb derecesinde bâkî bir âlemi istilzâm ve zarûret derecesinde mükâfât ve mücâzât için haşri ve neşri isterler.

195

Evet, mâdem ezelî ve ebedî bir Allâh var. Elbette saltanat-ı ulûhiyetinin sermedî bir medârı olan âhiret var. Ve mâdem bu kâinâtta ve zîhayatta gāyet haşmetli ve hikmetli ve şefkatli bir rubûbiyet-i mutlaka var ve görünüyor. Elbette o rubûbiyetin haşmetini sukūttan ve hikmetini abesiyetten ve şefkatini gadirden kurtaran ebedî bir dâr-ı saadet bulunacak ve girilecek.

Hem mâdem göz ile görülen bu hadsiz in‘âmlar, ihsânlar, lütuflar, keremler, inâyetler, rahmetler, perde-i gayb arkasında bir Zât-ı Rahmân-ı Rahîm’in bulunduğunu, sönmemiş akıllara, ölmemiş kalblere gösterir. Elbette in‘âmı istihzâdan ve ihsânı aldatmaktan ve inâyeti adâvetten ve rahmeti azâbdan ve lütuf ve keremi ihânetten halâs eden ve ihsânı ihsân eden ve ni‘meti ni‘met eden bir âlem-i bâkîde bir hayat-ı bâkiye var ve olacaktır.

Hem mâdem bahar faslında, zemînin dar sahîfesinde, hatâsız yüz bin kitabı birbiri içinde yazan bir kalem-i kudret, gözümüzün önünde yorulmadan işliyor. Ve o kalem sâhibi, yüz bin def‘a ahd ve va‘d etmiş ki, Bu dar yerde ve gāyet karışık ve birbiri içinde yazılan bahar kitabından daha kolay olarak, geniş bir yerde, güzel ve lâyemût bir kitabı yazacağım ve sizlere okutturacağım diye, bütün fermanlarında o kitaptan bahsediyor. Elbette ve her hâlde o kitabın aslı yazılmış. Haşir ve neşir ile hâşiyeleri de yazılacak. Ve umûmun defter-i a‘mâlleri onda kaydedilecek.

Hem mâdem bu arz, kesret-i mahlûkāt cihetiyle ve mütemâdiyen değişen yüz binler çeşit çeşit envâ‘-ı zevilhayatın ve zevil'ervâhın meskeni, menşei, fabrikası, meşheri, mahşeri olması haysiyetiyle, bu kâinâtın kalbi, merkezi, hulâsası, netîcesi, sebeb-i hilkati olarak gāyet büyük öyle bir ehemmiyeti var ki, küçüklüğüyle beraber koca semâvâta karşı denk tutulmuş. Semâvî fermanlarda dâimâ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ deniliyor.

Ve mâdem bu mâhiyetteki arzın her tarafına hükmeden ve ekser mahlûkātına tasarruf eden; ve ekser zîhayat mevcûdâtını teshîr edip kendi etrafına toplattıran; ve ekser masnûâtını kendi hevesâtının hendesesiyle ve ihtiyâcâtının düstûrlarıyla öyle güzelce tanzîm ve teşhîr ve tezyîn eden; ve çok antika nev‘lerini liste gibi birer yerlerde öyle toplayıp süslendirir ki, değil yalnız ins ve cinnin nazarlarını, belki semâvât ehlinin ve kâinâtın nazar-ı dikkatlerini ve takdîrlerini

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç