ASÂ-YI MÛSÂ

86

[Birinci Huccet-i Îmâniye ]

el-Âyetü’l-Kübrâ İkinci Makam

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فٖیهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ وَلٰكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْبٖیحَهُمْ اِنَّهُ كَانَ حَلٖیمًا غَفُورًا

Bu İkinci Makam, bu âyet-i muazzamayı tefsîr etmekle beraber, tayyedilen Arabî Birinci Makam’ın burhânlarını ve huccetlerini ve tercümesini ve kısa bir meâlini beyân eder. Kâinât erkânından Hâlikını soran bir seyyahın müşâhedâtıdır.

Bu âyet-i muazzama gibi pek çok âyât-ı Kur’âniye, bu kâinât Hâlikını bildirmek cihetinde her vakit ve herkesin en çok hayretle bakıp zevk ile mütâlaa ettiği en parlak bir sahîfe-i tevhîd olan semâvâtı en başta zikretmelerinden, en başta ona başlamak muvâfıktır.

Evet, bu dünya memleketine ve misafirhânesine gelen her bir misâfir, gözünü açıp baktıkça görür ki, gāyet keremkârâne bir ziyafetgâh ve gāyet san‘atkârâne bir teşhîrgâh ve gāyet haşmetkârâne bir ordugâh ve ta‘lîmgâh ve gāyet hayretkârâne ve şevk-engîzâne bir seyrângâh ve temâşâgâh ve gāyet ma‘nîdârâne ve hikmetperverâne bir mütâlaagâh olan bu güzel misafirhânenin sâhibini ve bu kitâb-ı kebîrin müellifini ve bu muhteşem memleketin sultanını tanımak ve bilmek için şiddetle merâk ederken, en başta göklerin nûr yaldızı ile yazılan güzel yüzü görünür. Bana bak Aradığını sana bildireceğim der. O da bakar, görür ki:

Bir kısmı, arzımızdan bin def‘a büyük ve o büyüklerden bir kısmı top güllesinden yetmiş derece sür‘atli yüz binler ecrâm-ı semâviyeyi, direksiz düşürmeden döndüren; ve birbirine çarptırmadan fevkalhad çabuk ve beraber gezdiren; yağsız söndürmeden mütemâdiyen o hadsiz lâmbaları yandıran; ve hiç bir gürültü ve ihtilâl çıkartmadan o nihâyetsiz büyük kitleleri idare eden; ve güneş ve kamerin vazîfeleri gibi hiç isyan ettirmeden o pek büyük mahlûkları vazîfelerle çalıştıran; ve iki kutbun dâiresindeki hesab rakamlarına sıkışmayan bir nihâyetsiz uzaklık içinde, aynı zamanda, aynı kuvvet, aynı tarz, aynı sikke-i fıtrat

87

ve aynı sûrette, beraber noksânsız tasarruf eden; ve o pek büyük mütecâviz kuvvetleri taşıyanları, tecâvüz ettirmeden kanununa itâat ettiren; ve o nihâyetsiz kalabalığın enkāzları gibi göğün yüzünü kirletecek süprüntülere meydan vermeden, pek parlak ve pek güzel temizlettiren; ve bir muntazam ordu manevrası gibi manevra ile gezdiren; ve arzı döndürmesiyle o haşmetli manevranın başka bir sûrette hakîkî ve hayâlî tarzlarını her gece ve her sene sinema levhaları gibi seyirci mahlûkātına gösteren bir tezâhür-ü rubûbiyet içinde görünen teshîr, tedbîr, tedvîr, tanzîm, tanzîf, tavzîften mürekkeb bir hakîkat, bu azameti ve ihâtası ile, o semâvât Hâlikının vücûb-u vücûduna ve vahdetine; ve mevcûdiyeti, semâvâtın mevcûdiyetinden daha zâhir bulunduğuna bilmüşâhede şehâdet eder, ma‘nâsıyla Birinci Makam’ın Birinci Mertebe’sinde لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذٖی دَلَّ عَلٰی وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖی وَحْدَتِهِ السَّمٰوَاتُ بِجَمٖیعِ مَا فٖیهَا بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖیقَةِ التَّسْخٖیرِ وَالتَّدْبٖیرِ وَالتَّدْوٖیرِ وَالتَّنْظٖیمِ وَالتَّوْظٖیفِ الْوَاسِعَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ denilmiştir.

Sonra, dünyaya gelen o yolcu adama ve misâfire, cevvü's-semâ denilen ve mahşer-i acâib olan fezâ, gürültü ile konuşarak bağırıyor: Bana bak Merâkla aradığını ve seni buraya göndereni, benim ile bilebilir ve bulabilirsin, der. O misâfir onun ekşi, fakat merhametli yüzüne bakar. Müdhiş, fakat müjdeli gürültüsünü dinler, görür ki:

Zemîn ile âsumân ortasında muallakta durdurulan bulut, gāyet hakîmâne ve rahîmâne bir tarzda zemîn bahçesini sular. Ve zemîn ahâlisine âb-ı hayât getirir. Ve harâreti, yani yaşamak ateşinin şiddetini ta‘dîl eder. Ve ihtiyaca göre her yerin imdâdına yetişir. Ve bu vazîfeler gibi çok vazîfeleri görmekle beraber, muntazam bir ordunun acele emirlere göre görünmesi ve gizlenmesi gibi, birden cevvi dolduran o koca bulut dahi gizlenir. Bütün eczâları istirâhate çekilir. Hiç bir eseri görülmez. Sonra, Yağmur başına, arş emrini aldığı anda, bir saatte, belki birkaç dakîka zarfında toplanıp cevvi doldurur. Bir kumandanın emrini bekler gibi durur.

88

Sonra o yolcu, cevdeki rüzgâra bakar, görür ki: Hava, o kadar çok vazîfelerle gāyet hakîmâne ve kerîmâne istihdâm olunuyor ki, güyâ o câmid havanın şuûrsuz zerrelerinden her bir zerresi, bu kâinât sultanından gelen emirleri dinler, bilir. Ve hiç birini geri bırakmayarak, o kumandanın kuvvetiyle yapar ve intizâmla yerine getirir bir vaz‘iyet ile zemînin bütün nüfûslarına nefes vermek; ve zîhayata lüzûmu bulunan harâret ve ziyâ ve elektrik gibi maddeleri ve sesleri nakletmek; ve nebâtâtın telkîhine vâsıta olmak gibi çok küllî vazîfelerde ve hizmetlerde bir dest-i gaybî tarafından gāyet şuûrkârâne ve alîmâne ve hayâtperverâne istihdâm olunuyor.

Sonra yağmura bakar görür ki: O latîf ve berrâk ve tatlı ve hiçten ve gaybî bir hazîne-i rahmetten gönderilen katrelerde, o kadar Rahmânî hediyeler ve vazîfeler var ki, güyâ rahmet tecessüm ederek, katreler sûretinde hazîne-i Rabbâniyeden akıyor, ma‘nâsında olduğundan, yağmura rahmet nâmı verilmiştir.

Sonra şimşeğe bakar ve ra‘dı dinler, görür ki: Pek acîb ve garîb hizmetlerde çalıştırılıyor. Sonra gözünü çeker, aklına bakar. Kendi kendine der ki: Atılmış pamuk gibi bu câmid, şuûrsuz bulut, elbette bizleri bilmez. Ve bize acıyıp imdâdımıza kendi kendine koşmaz. Ve emirsiz meydana çıkmaz ve gizlenmez. Belki gāyet kadîr ve rahîm bir kumandanın emriyle hareket eder ki, bir iz bırakmadan gizlenir ve def‘aten meydana çıkar. İş başına geçer. Ve gāyet fa‘âl ve müteâl ve gāyet cilveli ve haşmetli bir Sultânın fermanıyla ve kuvvetiyle vakit be-vakit cevv âlemini doldurup, boşaltır. Ve mütemâdiyen hikmetle yazar ve paydos ile bozar tahtasına ve mahv ve isbat levhasına; ve haşir ve kıyâmet sûretine çevirir. Ve gāyet lütufkâr ve ihsânperver ve gāyet keremkâr ve rubûbiyetperver bir Hâkim-i Müdebbir'in tedbîriyle, rüzgâra biner. Ve dağlar gibi yağmur hazînelerini bindirir. Muhtâç olan yerlere yetiştirir. Güyâ onlara acıyıp ağlayarak, gözyaşlarıyla gelerek, onları çiçeklerle güldürür. Güneşin şiddet-i ateşini serinlettirir. Ve sünger gibi bahçelerine su serper. Ve zemîn yüzünü yıkar, temizler.

89

Hem o merâklı yolcu kendi aklına der: Bu câmid, hayatsız, şuûrsuz, mütemâdiyen çalkanan, kararsız, fırtınalı, dağdağalı, sebâtsız, hedefsiz şu havanın perdesiyle ve zâhirî sûretiyle vücûda gelen yüz binler hakîmâne ve rahîmâne ve san‘atkârâne işler ve ihsânlar ve imdâdlar, bilbedâhe isbat eder ki, bu çalışkan rüzgârın ve cevvâl hizmetkârın kendi başına hiç bir hareketi yok. Belki gāyet Kadîr ve Alîm ve gāyet Hakîm ve Kerîm bir âmirin emriyle hareket eder. Güyâ her bir zerresi, her bir işi bilir. Ve o âmirin her bir emrini anlar ve dinler. Ve bir nefer gibi hava içinde cereyân eden her bir emr-i Rabbânî’yi dinler, itâat eder ki, bütün hayvanâtın teneffüsüne ve yaşamasına; ve nebâtâtın telkîhine ve büyümesine; ve hayatına lüzûmlu maddeleri yetiştirmesine; ve bulutların sevk ve idaresine; ve ateşsiz sefînelerin seyr u seyahatine; ve bilhassa seslerin ve bilhassa telsiz telefon ve telgraf ve radyo ile konuşmaların îsâline; ve bu hizmetler gibi umûmî ve küllî hizmetlerden başka azot ve müvellidü’l-humûza gibi iki basît maddeden ibâret olan havanın zerreleri birbirinin misli iken, zemîn yüzünde yüz binler tarzda bulunan Rabbânî san‘atlarda kemâl-i intizâm ile bir dest-i hikmet tarafından çalıştırılıyor görüyorum.

Demek وَتَصْرٖیفِ الرِّیَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَیْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ âyetinin tasrîhiyle, rüzgârın tasrîfiyle hadsiz Rabbânî hizmetlerde isti‘mâl; ve bulutların teshîriyle hadsiz Rahmânî işlerde istihdâm ve havayı o sûrette îcâd eden, ancak Vâcibü’l-Vücûd ve Kādir-i Küll-i Şey’ ve Âlim-i Küll-i Şey’ bir Rabb-i Zülcelâl-i ve’l-İkrâm’dır der. Kat‘iyetle hükmeder.

Sonra yağmura bakar, görür ki: Yağmurun taneleri sayısınca menfaatler ve katreleri adedince Rahmânî cilveler ve reşhaları mikdârınca hikmetler içinde bulunuyor. Hem o şirin ve latîf ve mübârek katreler, o kadar muntazam ve güzel halk olunuyorlar ki, hususan yaz mevsiminde gelen dolu, o kadar mîzân ve intizâm ile gönderiliyor ve iniyor ki, fırtınalar ile çalkanan ve büyük şeyleri çarpıştıran şiddetli rüzgârlar, onların muvâzenelerini ve intizâmlarını bozmuyor. Katreleri birbirine çarpıp, birleştirip zararlı kitleler yapmıyor. Ve bunlar gibi çok hakîmâne işlerde ve bilhassa zîhayatlarda çalıştırılan basît

90

ve câmid ve şuûrsuz müvellidü’l-mâ’ ve müvellidü’l-humûza gibi iki basît maddeden terekküb eden bu su, yüz binlerle hikmetli ve şuûrlu ve muhtelif hizmetlerde ve san‘atlarda istihdâm ediliyor. Demek bu tecessüm etmiş ayn-ı rahmet olan yağmur, ancak bir Rahmân-ı Rahîm’in hazîne-i gaybiye-i rahmetinde yapılıyor. Ve nüzûlüyle وَهُوَ الَّذٖی یُنَزِّلُ الْغَیْثَ مِنْ بَعْدِ مَا قَنَطُوا وَیَنْشُرُ رَحْمَتَهُ âyetini maddeten tefsîr ediyor.

Sonra ra‘dı dinler ve berke bakar, görür ki: Bu iki hâdise-i acîbe-i cevviye tam tamına یُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهٖ ve یَكَادُ سَنَا بَرْقِهٖ یَذْهَبُ بِالْاَبْصَارِ âyetlerini maddeten tefsîr etmekle beraber, yağmurun gelmekte olduğunu haber verip muhtâçlara müjde ediyorlar. Evet, hiçten, birden hârika bir gürültü ile cevvi konuşturmak; ve fevkalâde bir nûr ve nâr ile zulmetli cevvi ışıkla doldurmak; ve dağvârî ve pamuk-misâl ve dolu ve kar ve su tulumbası hükmünde olan bulutları ateşlendirmek gibi hikmetli ve garâbetli vaz‘iyetleriyle, baş aşağı gāfil insanın başına tokmak gibi vuruyor. Başını kaldır Kendini tanıttırmak isteyen fa‘âl ve kudretli bir zâtın hârika işlerine bak. Sen başıboş olmadığın gibi, bu hâdiseler de başıboş olamazlar. Her birisi çok hikmetli vazîfeler peşinde koşturuluyorlar. Bir Müdebbir-i Hakîm tarafından istihdâm olunuyorlar, diye ihtâr ediyorlar.

İşte bu merâklı yolcu, bu cevvde, bulutu teshîrden rüzgârı tasrîften, yağmuru tenzîlden ve hâdisât-ı cevviyeyi tedbîrden terekküb eden bir hakîkatin yüksek ve âşikâr, şehâdetini işitir. اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ der. Yani Allâh’a ve bunları yaratana ve tedbîrini görene tam îmân ettim der. Birinci Makam’ın İkinci Mertebe’sinde لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذٖی دَلَّ عَلٰی وُجُوبِ وُجُودِهِ الْجَوُّ بِجَمٖیعِ مَا فٖیهِ بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖیقَةِ التَّسْخٖیرِ وَالتَّصْرٖیفِ وَالتَّنْزٖیلِ وَالتَّدْبٖیرِ الْوَاسِعَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ fıkrası, bu yolcunun cevve dâir mezkûr müşâhedâtını ifade eder. İhtâr Birinci Makam’da geçen otuz üç mertebe-i tevhîdi, bir parça îzâh etmek isterdim. Fakat şimdiki vaz‘iyetim ve hâlimin müsâadesizliği cihetiyle, yalnız gāyet muhtasar burhânlarıyla ve tercümesiyle iktifâya mecbûr oldum. Risâletü'n-Nûr’un otuz, belki yüz risâlelerinde, bu otuz üç mertebe delilleriyle ayrı ayrı tarzlarda, her bir risâlede bir kısım mertebeler beyân edildiğinden tafsîli onlara havâle edilmiş.

91

Sonra seyâhat-i fikriyeye alışan o mütefekkir misâfire, küre-i arz lisân-ı hâliyle diyor ki: Gökte, fezâda, havada ne geziyorsun? Gel, ben sana aradığını tanıttıracağım. Gördüğüm vazîfelerime bak. Ve sahîfelerimi oku O da bakar, görür ki: Arz, meczûb bir mevlevî gibi iki hareketiyle günlerin, senelerin, mevsimlerin hâsıl olmasına medâr olan bir dâireyi, haşr-i a‘zamın meydanı etrafında çiziyor. Ve zîhayatın yüz bin envâını bütün erzâk ve levâzımâtlarıyla içine alıp fezâ denizinde kemâl-i muvâzene ve nizâmla gezdiren ve güneş etrafında seyâhat eden muhteşem ve musahhar bir sefîne-i Rabbâniyedir.

Sonra sahîfelerine bakar, görür ki: Bâblarındaki her bir sahîfesi, binler âyâtıyla arzın Rabbini tanıttırıyor. Umumunu okumak için vakit bulamadığından, yalnız bir tek sahîfe olan zîhayatın bahar faslında îcâd ve idaresine bakar ve müşâhede eder ki: Yüz bin envâın hadsiz efradlarının sûretleri, basît bir maddeden gāyet muntazam açılıyor. Ve gāyet rahîmâne terbiye ediliyor. Ve gāyet mu‘cizâne bir kısmının tohumlarına kanatçıklar verip onları uçurmak sûretiyle neşrettiriliyor. Ve gāyet müdebbirâne idare olunuyor. Ve gāyet müşfikāne iâşe ve it‘âm ediliyor. Ve gāyet rahîmâne ve rezzâkāne hadsiz ve çeşit çeşit ve lezzetli ve tatlı rızıkları, hiçten ve kuru topraktan ve birbirinin misli ve farkları pek az ve kemik gibi köklerden, çekirdeklerden, su katrelerinden yetiştiriliyor. Her bahar, bir vagon gibi hazîne-i gaybden yüz bin nevi‘ et‘ıme ve levâzımât, kemâl-i intizâm ile yüklenip zîhayata gönderiliyor. Ve bilhassa o erzâk paketleri içinde yavrulara gönderilen süt konserveleri ve vâlidelerinin şefkatli sînelerinde asılan şekerli süt tulumbacıklarını göndermek, o kadar şefkat ve merhamet ve hikmet içinde görünüyor ki, bilbedâhe bir Rahmân-ı Rahîm’in, gāyet müşfikāne ve mürebbiyâne bir cilve-i rahmeti ve ihsânı olduğunu isbat eder.

Elhâsıl: Bu sahîfe-i hayatiye-i bahâriye, haşr-i a‘zamın yüz bin numûnelerini ve misâllerini göstermekle فَانْظُرْ اِلٰٓی اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَیْفَ یُحْیِی الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَٓا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْیِی الْمَوْتٰی وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ âyetini maddeten gāyet parlak tefsîr ettiği gibi, bu âyet dahi bu sahîfenin ma‘nâlarını mu‘cizâne ifade eder. Ve arz bütün sahîfeleriyle, arzın büyüklüğü nisbetinde ve kuvvetinde لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ dediğini anladı.

92

İşte küre-i arzın yirmiden ziyâde büyük sahîfelerinden bir tek sahîfenin, yirmi vechinden bir tek vechinin muhtasar şehâdeti ile o yolcunun sâir vecihler ve sahîfelerdeki müşâhedâtı ma‘nâsında olarak ve o müşâhedâtları ifade için Birinci Makam’ın Üçüncü Mertebe’sinde böyle denilmiş: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذٖی دَلَّ عَلٰی وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖی وَحْدَتِهِ الْاَرْضُ بِجَمٖیعِ مَا فٖیهَا وَمَا عَلَیْهَا بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖیقَةِ التَّسْخٖیرِ وَالتَّدْبٖیرِ وَالتَّرْبِیَةِ وَالْفَتَّاحِیَّةِ وَتَوْزٖیعِ الْبُذُورِ وَالْمُحَافَظَةِ وَالْاِدَارَةِ وَالْاِعَاشَةِ لِجَمٖیعِ ذَوِی الْحَیَاةِ وَالرَّحْمَانِیَّةِ وَالرَّحٖیمِیَّةِ الْعَٓامَّةِ الشَّامِلَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ

Sonra o mütefekkir yolcu, her sahîfeyi okudukça, saâdet anahtarı olan îmânı kuvvetlenip ve ma‘nevî terakkıyâtın miftâhı olan ma‘rifeti ziyâdeleşip ve bütün kemâlâtın esası ve ma‘deni olan îmân-ı billâh hakîkati bir derece daha inkişâf edip ma‘nevî çok zevkleri ve lezzetleri verdikçe, onun merâkını şiddetle tahrîk ettiğinden; semâ, cevv ve arzın mükemmel ve kat‘î derslerini dinlediği hâlde, هَلْ مِنْ مَزٖیدٍ deyip dururken, denizlerin ve büyük nehirlerin cezbekârâne cûş u hurûşla, zikirlerini ve hazîn ve lezîz seslerini işitir. Lisân-ı hâl ve lisân-ı kāl ile: Bize de bak, bizi de oku, derler. O da bakar, görür ki:

Hayâtdârâne mütemâdiyen çalkanan ve dağılmak ve dökülmek ve istîlâ etmek fıtratında olan denizler, arzı kuşatıp, arz ile beraber gāyet sür‘atli bir sûrette, bir senede yirmi beş bin senelik bir dâirede koşturulduğu hâlde, ne dağılırlar, ne dökülürler. Ve ne de komşuları olan toprağa tecâvüz ederler. Demek gāyet kudretli ve azametli bir zâtın emriyle ve kuvvetiyle dururlar, gezerler, muhâfaza olurlar.

Sonra denizlerin içlerine bakar, görür ki: Gāyet güzel ve ziynetli ve muntazam cevherlerinden başka, binlerce çeşit hayvanâtın iâşe ve idareleri ve tevellüdât ve vefeyâtları o kadar muntazamdır ki ve basît bir kum ve acı bir sudan verilen erzâkları ve ta‘yînâtları, o kadar mükemmeldir ki, bilbedâhe bir Kadîr-i Zülcelâl’in, bir Rahîm-i Zülcemâl’in idare ve iâşesiyle olduğunu isbat eder.

93

Sonra o misâfir, nehirlere bakar, görür ki: Menfaatleri ve vazîfeleri ve vâridât ve sarfiyâtları, o kadar hakîmâne ve rahîmânedir, bilbedâhe isbat eder ki: Bütün ırmaklar, pınarlar, çaylar, büyük nehirler bir Rahmân-ı Zülcelâl ve’l-İkrâm’ın hazîne-i rahmetinden çıkıyorlar ve akıyorlar. Hatta o kadar fevkalâde iddihâr ve sarf ediliyorlar ki Dört nehir cennetten geliyorlar diye rivâyet edilmiş. Yani zâhirî esbâbın pek fevkınde olduklarından, ma‘nevî bir cennetin hazînesinden ve yalnız gaybî tükenmez bir menba‘ın feyzinden akıyorlar, demektir.

Meselâ, Mısır’ın kumistanını bir cennete çeviren Nîl-i Mübârek, cenûb tarafından, Cebel-i Kamer denilen bir dağdan, mütemâdiyen küçük bir deniz gibi tükenmeden akıyor. Altı aydaki sarfiyâtı dağ şeklinde toplansa ve buzlansa, o dağdan büyük olur. Hâlbuki o dağdan ona ayrılan yer ve mahzen, altı kısmından bir kısım olmaz. Vâridâtı ise, o mıntıka-i hârrede pek az gelen ve susamış toprak çabuk yuttuğu için mahzene az giden yağmur, elbette o muvâzene-i vâsiayı muhâfaza edemediğinden, o Nîl-i Mübârek âdet-i arziye fevkınde bir gaybî cennetten çıkıyor diye rivâyeti, gāyet ma‘nîdâr ve güzel bir hakîkati ifade ediyor.

İşte denizlerin ve nehirlerin, denizler gibi hakîkatlerinin ve şehâdetlerinin binden birisini gördü. Ve umûmî, bil’icmâ‘, denizlerin büyüklüğü nisbetinde bir kuvvetle لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ der. Ve bu şehâdete denizler mahlûkātı adedince şâhidler gösterir, diye anladı. Ve denizlerin ve nehirlerin umûm şehâdetlerini irâde ederek ifade etmek ma‘nâsında, Birinci Makam’ın Dördüncü Mertebe’sinde لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذٖی دَلَّ عَلٰی وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖی وَحْدَتِهٖ جَمٖیعُ الْبِحَارِ وَالْعُیُونِ وَالْاَنْهَارِ بِجَمٖیعِ مَا فٖیهَا بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖیقَةِ التَّسْخٖیرِ وَالْمُحَافَظَةِ وَالْاِدِّخَارِ وَالْاِدَارَةِ الْوَاسِعَةِ الْمُنْتَظَمَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ denilmiş.

Sonra dağlar ve sahrâlar, seyâhat-i fikriyede bulunan o yolcuyu çağırıyorlar. Sahîfelerimizi de oku, diyorlar. O da bakar, görür ki: Dağların küllî vazîfeleri ve umûmî hizmetleri o kadar azametli ve hikmetlidirler ki, akılları hayretler içerisinde bırakır. Meselâ, dağların zemînden emr-i Rabbânî ile çıkmaları ve zemînin içinde inkılâbât-ı dâhiliyeden neş’et eden heyecanını ve gazabını ve hiddetini, çıkmalarıyla teskîn ederek,

94

zemîn o dağların fışkırmalarıyla ve menfezleriyle teneffüs edip zararlı olan sarsıntılardan ve zelzele-i muzırralardan kurtulup, vazîfe-i devriyesinde sekenesinin istirâhatlerini bozmuyor. Demek, nasıl ki sefîneleri sarsıntılardan vikāye ve muvâzenelerini muhâfaza için onların direkleri üstünde kurulmuş. Öyle de dağlar, zemîn sefînesine bu ma‘nâda hazineli direkler olduklarını, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân وَالْجِبَالَ اَوْتَادًا وَاَلْقَیْنَا فٖیهَا رَوَاسِیَ وَالْجِبَالَ اَرْسٰیهَا gibi çok âyetlerle ferman ediyor.

Hem meselâ, dağların içinde zîhayata lâzım olan her nevi‘ menba‘lar, sular, ma‘denler, maddeler, ilaçlar o kadar hakîmâne ve müdebbirâne ve kerîmâne ve ihtiyâtkârâne iddihâr ve ihzâr ve istif edilmiş ki, bilbedâhe kudreti nihâyetsiz bir Kadîr'in ve hikmeti nihâyetsiz bir Hakîm'in hazineleri ve anbarları ve hizmetkârları olduklarını isbat ederler, diye anlar. Ve sahrâ ve dağların, dağ kadar vazîfe ve hikmetlerinden bu iki cevhere, sâirlerini kıyâs edip dağların ve sahrâların umûm hikmetleriyle, hususan ihtiyâtî iddihârlar cihetiyle getirdikleri şehâdeti ve söyledikleri لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ tevhîdini, dağlar kuvvetinde ve sebatında ve sahrâlar genişliğinde ve büyüklüğünde görür. Âmentü Billâh der.

İşte bu ma‘nâyı ifade için, Birinci Makam’ın Beşinci Mertebe’sinde لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذٖی دَلَّ عَلٰی وُجُوبِ وُجُودِهٖ جَمٖیعُ الْجِبَالِ وَالصَّحَارٰی بِجَمٖیعِ مَا فٖیهَا وَمَا عَلَیْهَا بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖیقَةِ الْاِدِّخَارِ وَالْاِدَارَةِ وَنَشْرِ الْبُذُورِ وَالْمُحَافَظَةِ وَالتَّدْبٖیرِ الْاِحْتِیَاطِیَّةِ الرَّبَّانِیَّةِ الْوَاسِعَةِ الْعَٓامَّةِ الْمُنْتَظَمَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ denilmiş.

Sonra o yolcu dağlarda ve sahrâlarda fikriyle gezerken, eşcâr ve nebâtât âleminin kapısı fikrine açıldı. Onu içeriye çağırdılar: Gel, dâiremizde de gez. Yazılarımızı da oku, dediler. O da girdi, gördü ki: Gāyet muhteşem ve müzeyyen bir meclis-i tehlîl ve tevhîd ve bir halka-i zikir ve şükür teşkîl etmişler. Bütün eşcâr ve nebâtâtın envâ‘ları, bil’icmâ‘ beraber لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diyorlar gibi lisân-ı hâllerinden anladı. Çünki bütün meyvedâr ağaçlar ve nebâtlar, mîzânlı ve fesâhatli yapraklarının dilleriyle, ve süslü ve cezâletli çiçeklerinin sözleriyle ve intizâmlı

95

ve belâgatli meyvelerinin kelimeleriyle beraber müsebbihâne şehâdet getirdiklerine ve لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ dediklerine delâlet ve şehâdet eden üç büyük küllî hakîkati gördü.

Birincisi: Pek zâhir bir sûrette kasdî bir in‘âm ve ikrâm ve ihtiyârî bir ihsân ve imtinân ma‘nâsı ve hakîkati, her birisinde hissedildiği gibi, mecmûunda ise, güneşin zuhûrundaki ziyâsı gibi görünüyor.

İkincisi: Tesâdüfe havâlesi hiç bir cihet-i imkânı olmayan kasdî ve hakîmâne bir temyîz ve tefrîk ve ihtiyârî ve rahîmâne bir tezyîn ve tasvîr ma‘nâsı ve hakîkati, o hadsiz envâ‘da ve efrâdda gündüz gibi âşikâre görünüyor. Ve bir Sâni‘-i Hakîm’in eserleri ve nakışları olduklarını gösteriyor.

Üçüncüsü: O hadsiz masnûâtın yüz bin çeşit ve ayrı ayrı tarz ve şekilde olan sûretleri, gāyet muntazam mîzânlı ve ziynetli olarak mahdûd ve ma‘dûd ve birbirinin misli ve basît ve câmid ve birbirinin aynı veya az farklı ve karışık olan çekirdeklerden ve habbeciklerden o iki yüz bin nev‘lerin fârikalı, intizâmlı, ayrı ayrı muvâzeneli, hayâtdâr, hikmetli, yanlışsız, hatâsız bir vaz‘iyette umûm efrâdının sûretlerinin fethi ve açılışı ise, öyle bir hakîkattir ki, güneşten daha parlaktır. Ve baharın çiçekleri ve meyveleri ve yaprakları ve mevcûdâtı sayısınca o hakîkati isbat eden şâhidler var olduğunu bildi. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰی نِعْمَةِ الْاٖیمَانِ dedi.

İşte bu mezkûr hakîkatleri ve şehâdetleri ifade ma‘nâsıyla, Birinci Makam’ın Altıncı Mertebe’sinde لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذٖی دَلَّ عَلٰی وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖی وَحْدَتِهٖٓ اِجْمَاعُ جَمٖیعِ اَنْوَاعِ الْاَشْجَارِ وَالنَّبَاتَاتِ الْمُسَبِّحَاتِ النَّاطِقَاتِ بِكَلِمَاتِ اَوْرَاقِهَا الْمَوْزُونَاتِ الْفَصٖیحَاتِ وَاَزْهَارِهَا الْمُزَیَّنَاتِ الْجَزٖیلَاتِ وَ اَثْمَارِهَا الْمُنْتَظَمَاتِ الْبَلٖیغَاتِ بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖیقَةِ الْاِنْعَامِ وَالْاِكْرَامِ وَالْاِحْسَانِ بِقَصْدٍ وَرَحْمَةٍ وَحَقٖیقَةِ التَّمْیٖیزِ وَالتَّزْیٖینِ وَالتَّصْوٖیرِ بِاِرَادَةٍ وَحِكْمَةٍ مَعَ قَطْعِیَّةِ دَلَالَةِ حَقٖیقَةِ فَتْحِ جَمٖیعِ صُوَرِهَا الْمَوْزُونَاتِ الْمُزَیَّنَاتِ الْمُتَبَایِنَةِ الْمُتَنَوِّعَةِ غَیْرِ الْمَحْدُودَةِ مِنْ نَوَیَاتٍ وَحَبَّاتٍ مُتَمَاثِلَةٍ مُتَشَابِهَةٍ مَحْصُورَةٍ مَعْدُودَةٍ denilmiş.

96

Sonra, seyâhat-i fikriyede bulunan o merâklı ve terakkî ile zevki ve şevki artan dünya yolcusu, bahar bahçesinden bir bahar kadar bir güldeste-i ma‘rifet ve îmân alıp gelirken, hayvanât ve tuyûr âleminin kapısı, hakîkat-bîn olan aklına ve ma‘rifet-âşinâ olan fikrine açıldı. Yüz bin ayrı ayrı seslerle ve çeşit çeşit dillerle onu içeriye çağırdılar, Buyurun dediler. O da girdi, gördü ki: Bütün hayvanât ve kuşların bütün nev‘leri ve tâifeleri ve milletleri bil’ittifâk, lisân-ı kāl ve lisân-ı hâlleriyle لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ deyip zemîn yüzünü bir zikirhâne ve muazzam bir meclis-i tehlîl sûretine çevirmişler. Her biri bizzât birer kasîde-i Rabbâniye, birer kelime-i Sübhâniye ve ma‘nîdâr birer harf-i Rahmânî hükmünde, Sâni‘lerini tavsîf edip hamd ü senâ ediyorlar, vaz‘iyetinde gördü. Güyâ o hayvanların ve kuşların duyguları ve kuvâları ve cihazları ve a‘zâları ve âletleri, manzûm ve mevzûn kelimelerdir. Ve muntazam ve mükemmel sözlerdir. Onlar bunlarla, Hallâk ve Rezzâklarına şükür ve vahdâniyetine şehâdet getirdiklerine kat‘î delâlet eden üç muazzam ve muhît hakîkatleri müşâhede etti.

Birincisi: Hiç bir cihetle serseri tesâdüfe ve kör kuvvete ve şuûrsuz tabiata havâlesi mümkün olmayan, hiçten hakîmâne îcâd ve san‘atperverâne ibdâ‘ ve ihtiyârkârâne ve alîmâne halk ve inşâ ve yirmi cihetle ilim ve hikmet ve irâdenin cilvesini gösteren ruhlandırmak ve ihyâ etmek hakîkatidir ki, zîruhlar adedince şâhidleri bulunan bir burhân-ı bâhir olarak, Zât-ı Hayy-ı Kayyûm’un vücûb-u vücûduna ve sıfât-ı seb‘asına ve vahdetine şehâdet eder.

İkincisi: O hadsiz masnû‘lar, birbirinden sîmâca fârikalı ve şekilce ziynetli ve mikdarca mîzânlı ve sûretçe intizâmlı bir tarzdaki temyîz, tezyîn, tasvîrden öyle azametli ve kuvvetli bir hakîkat görünür ki, Kādir-i Küll-i Şey’ ve Âlim-i Küll-i Şey’den başka hiç bir şey, bu her cihetle binlerle hârikaları ve hikmetleri gösteren ihâtalı fiile sâhib olamaz. Ve hiç bir imkân ve ihtimâl yok.

Üçüncüsü: Birbirinin misli ve aynı veya az farklı ve birbirine benzeyen mahsûr ve mahdûd yumurtalardan ve yumurtacıklardan ve nutfe denilen su katrelerinden, o hadsiz hayvanların yüz binler çeşit tarzlarda ve birer

97

mu‘cize-i hikmet mâhiyetinde bulunan sûretlerini, gāyet muntazam ve muvâzeneli ve hatâsız bir hey’ette açmak ve fethetmek, öyle parlak bir hakîkattir ki hayvanlar adedince senedler, delîller, o hakîkati tenvîr eder.

İşte bu üç hakîkatin ittifâkıyla, hayvanların bütün envâı beraber öyle bir لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ deyip şehâdet getiriyorlar ki, güyâ zemîn, büyük bir insan gibi büyüklüğü nisbetinde لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ diyerek semâvât ehline işittiriyorlar, mâhiyetinde gördü. Ve tam ders aldı. Birinci Makam’ın Yedinci Mertebesi'nde bu mezkûr hakîkatleri ifade ma‘nâsıyla لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذٖی دَلَّ عَلٰی وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖی وَحْدَتِهِ اتِّفَاقُ جَمٖیعِ اَنْوَاعِ الْحَیْوَانَاتِ وَالطُّیُورِ الْحَامِدَاتِ الشَّاهِدَاتِ بِكَلِمَاتِ حَوَٓاسِّهَا وَقُوَاهَا وَحِسِّیَّاتِهَا وَلَطَٓائِفِهَا الْمَوْزُونَاتِ الْمُنْتَظَمَاتِ الْفَصٖیحَاتِ وَبِكَلِمَاتِ جِهَازَاتِهَا وَجَوَارِحِهَا وَاَعْضَٓائِهَا وَاٰلَاتِهَا الْمُكَمَّلَاتِ الْبَلٖیغَاتِ. بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقٖیقَةِ الْاٖیجَادِ وَالصُّنْعِ وَالْاِبْدَاعِ بِالْاِرَادَةِ وَحَقٖیقَةِ التَّمْیٖیزِ وَالتَّزْیٖینِ بِالْقَصْدِ وَحَقٖیقَةِ التَّقْدٖیرِ وَالتَّصْوٖیرِ بِالْحِكْمَةِ مَعَ قَطْعِیَّةِ دَلَالَةِ حَقٖیقَةِ فَتْحِ جَمٖیعِ صُوَرِهَا الْمُنْتَظَمَةِ الْمُتَخَالِفَةِ الْمُتَنَوِّعَةِ غَیْرِ الْمَحْصُورَةِ مِنْ بَیْضَاتٍ وَقَطَرَاتٍ مُتَمَاثِلَةٍ مُتَشَابِهَةٍ مَحْصُورَةٍ مَحْدُودَةٍ denilmiştir.

Sonra o mütefekkir yolcu, ma‘rifet-i İlâhiyenin hadsiz mertebelerinde ve nihâyetsiz ezvâkında ve envârında daha ileri gitmek için insanlar âlemine ve beşer dünyasına girmek isterken, başta enbiyâlar as, onu içeriye da‘vet ettiler. O da girdi. En evvel geçmiş zamanın menziline baktı, gördü ki: Nev‘-i beşerin en nûrânîsi ve en mükemmeli olan umûm peygamberler as bil’icmâ‘ beraber لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ deyip zikrediyorlar. Ve parlak ve musaddak olan hadsiz mu‘cizâtlarının kuvvetiyle, tevhîdi iddiâ ediyorlar. Ve beşeri, hayvaniyet mertebesinden melekiyet derecesine çıkarmak için, onları îmân-ı billâha da‘vet ile ders veriyorlar gördü. O da o nûrânî medresede diz çöküp derse oturdu, gördü ki:

Meşâhîr-i insaniyenin en yüksekleri ve nâmdârları olan o üstâdların her birisinin elinde, Hâlik-ı Kâinât tarafından verilmiş nişâne-i tasdîk olarak mu‘cizeler bulunduğundan, her birinin ihbârı ile beşerden bir tâife-i azîme ve bir ümmet tasdîk edip îmâna geldiklerinden, o yüz bin ciddî ve doğru zâtların icmâ‘ ve ittifâkla hüküm

98

ve tasdîk ettikleri bir hakîkat, ne kadar kuvvetli ve kat‘î olduğunu kıyâs edebildi. Ve bu kuvvette bu kadar muhbir-i sâdıkların hadsiz mu‘cizeleriyle imza ve isbat ettikleri bir hakîkati inkâr eden ehl-i dalâlet, ne derece hadsiz bir hatâ ve bir cinâyet ettiklerini ve ne kadar hadsiz bir azâba müstehak olduklarını anladı. Ve onları tasdîk edip îmân getirenler, ne kadar haklı ve hakîkatli olduklarını bildi. Îmân kudsiyetinin büyük bir mertebesi daha ona göründü.

Evet, enbiyâyı as Cenâb-ı Hakk tarafından fiilen tasdîk hükmünde olan hadsiz mu‘cizâtlarından; ve hakkāniyetlerini gösteren muârızlarına gelen semâvî pek çok tokatlarından; ve hak olduklarına delâlet eden şahsî kemâlâtlarından ve hakîkatli ta‘lîmâtlarından; ve doğru olduklarına şehâdet eden kuvvet-i îmânlarından; ve tam ciddiyetlerinden ve fedâkârlıklarından; ve ellerinde bulunan kudsî kitaplarından ve suhuflarından; ve onların yolları, doğru ve hak olduğuna şehâdet eden etbâ‘larıyla hakîkate, kemâlâta, nûra vâsıl olan hadsiz tilmîzlerinden başka, onların ve o pek ciddî muhbirlerin müsbet mes’elelerde icmâ‘ları ve ittifâkları ve tevâtürleri ve isbatta tevâfukları ve tesânüdleri ve tetâbukları öyle bir huccettir ve öyle bir kuvvettir ki, dünyada hiç bir kuvvet, karşısına çıkamaz. Ve hiç bir şübhe ve tereddüdü bırakmaz. Ve îmânın erkânında umûm enbiyâyı as tasdîk dahi dâhil olması ve o tasdîkin büyük bir kuvvet menba‘ı olduğunu anladı. Ve onların derslerinden çok feyz-i îmânî aldı. İşte bu yolcunun mezkûr dersini ifade ma‘nâsında, Birinci Makam'ın Sekizinci Mertebesi'nde لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الَّذٖی دَلَّ عَلٰی وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖی وَحْدَتِهٖٓ اِجْمَاعُ جَمٖیعِ الْاَنْبِیَٓاءِ بِقُوَّةِ مُعْجِزَاتِهِمُ الْبَاهِرَةِ الْمُصَدِّقَةِ الْمُصَدَّقَةِ denilmiş.

Sonra îmânın kuvvetinden ulvî bir zevk-i hakîkat alan o seyyâh-ı tâlib, enbiyâ aleyhimüsselâmın meclisinden gelirken ulemânın ilmelyakîn sûretinde kat‘î ve kuvvetli delîllerle, enbiyâların as da‘vâlarını isbat eden ve asfiyâ ve sıddîkîn denilen mütebahhir müctehid muhakkikler, onu dershânelerine çağırdılar. O da girdi, gördü ki: Binlerle dâhî ve yüz binlerle müdakkik ve yüksek ehl-i tahkîk, kıl kadar bir şübhe bırakmayan tedkîkāt-ı amîkalarıyla, başta vücûb-u vücûd ve vahdet olarak, müsbet mesâil-i îmâniyeyi isbat ediyorlar.

99

Evet, isti‘dâdları ve meslekleri muhtelif olduğu hâlde, usûl ve erkân-ı îmâniyede onların müttefikan ittifâkları ve her birisinin kuvvetli ve yakînî burhânlarına istinâdları, öyle bir huccettir ki, onların mecmûu kadar bir zekâvet ve dirâyet sâhibi olmak ve burhânlarının umûmu kadar bir burhân bulmak mümkün ise, karşılarına ancak öyle çıkılabilir. Yoksa o münkirler, yalnız cehâlet ve echeliyet ve inkâr ve isbat olunmayan menfî mes’elelerde inâd etmek ve göz kapamak sûretiyle karşılarına çıkabilirler. Gözünü kapayan, yalnız kendine gündüzü gece yapar.

Bu seyyâh, bu muhteşem ve geniş dershânede, bu muhterem ve mütebahhir üstâdların neşrettikleri nûrlar, zemînin yarısını bin seneden ziyâde ışıklandırdığını bildi. Ve öyle bir kuvve-i ma‘neviyeyi buldu ki, bütün ehl-i inkâr toplansa, onu kıl kadar şaşırtmaz ve sarsmaz. İşte bu yolcunun bu dershâneden aldığı derse kısa bir işâret olarak, Birinci Makam’ın Dokuzuncu Mertebesi'nde لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الَّذٖی دَلَّ عَلٰی وُجُوبِ وُجُودِهٖ فٖی وَحْدَتِهِ اتِّفَاقُ جَمٖیعِ الْاَصْفِیَٓاءِ بِقُوَّةِ بَرَاهٖینِهِمُ الظَّاهِرَةِ الْمُحَقَّقَةِ الْمُتَّفِقَةِ denilmiş.

Sonra îmânın daha ziyâde kuvvetlenmesinde ve inkişâfında ve ilmelyakîn derecesinden aynelyakîn mertebesine terakkîsindeki envârı ve ezvâkı görmeye çok müştâk olan o mütefekkir yolcu, medreseden gelirken, hadsiz küçük tekkeler ve zâviyelerin telâhukuyla tevessü‘ eden gāyet feyizli ve nûrlu ve sahrâ genişliğinde bir tekkede, bir hângâhda, bir zikirhânede, bir irşâdgâhda ve cadde-i kübrâ-yı Muhammediyenin asm ve mi‘râc-ı Ahmedî’nin asm gölgesinde hakîkate çalışan ve hakka erişen ve aynelyakîne yetişen binlerle ve milyonlarla kudsî mürşidler, onu dergâha çağırdılar. O da girdi. gördü ki:

O ehl-i keşif ve kerâmet mürşidler, keşfiyâtlarına ve müşâhedelerine ve kerâmetlerine istinâden bil’icmâ‘ müttefikan لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ diyerek, vücûb-u vücûd ve vahdet-i Rabbâniyeyi kâinâta i‘lân ediyorlar. Güneşin ziyâsındaki yedi renk ile güneşi tanımak gibi, yetmiş renkte, belki Esmâ-yı Hüsnâ adedince, Şems-i Ezelî’nin ziyâsından tecellî eden ayrı ayrı nûrlu renklerde ve çeşit çeşit ziyâlı levinlerde ve başka başka hakîkatli tarîkatlerde ve muhtelif

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç