
SAYFA 15
[Beşinci Mes’ele]
Gençlik Rehberi’nde îzâh edildiği gibi, gençlik hiç şübhe yok ki gidecek. Yaz, güze ve kışa yer vermesi; gündüz, akşama ve geceye değişmesi kat‘iyetinde, gençlik de ihtiyârlığa ve ölüme değişecek. Eğer o fânî ve geçici gençliğini iffetle hayrâta istikāmet dâiresinde sarf etse, onunla ebedî bâkî bir gençliği kazanacağını, bütün semâvî fermanlar müjde veriyorlar.
Eğer sefâhete sarf etse, nasıl ki bir dakîka hiddet yüzünden bir katl, milyonlar dakîka hapis azâbını çektirir. Öyle de, gayr-i meşrû‘ dâiredeki gençlik keyifleri ve lezzetleri, âhiret mes’ûliyetinden ve kabir azâbından ve zevâlinden gelen teessüflerden ve günâhlardan ve dünyevî mücâzâtlardan başka, aynı lezzet içinde o lezzetten ziyâde elemler olduğunu aklı başında her genç tecrübe ile tasdîk eder.
Meselâ, haram sevmekte bir kıskançlık elemi ve firâk elemi ve mukābele görmemek elemi gibi çok ârızalarla o cüz’î lezzet, zehirli bir bal hükmüne geçer. Ve o gençliğin sû’-i isti‘mâli ile gelen hastalıklarla hastanelere ve taşkınlıklarıyla hapishânelere ve kalb ve rûhun gıdasızlıklarından ve vazîfesizliklerinden neş’et eden sıkıntılarla meyhânelere ve sefâhethânelere ve mezaristanlara düşeceklerini bilmek istersen, git hastanelerden, hapishânelerden, meyhânelerden ve kabristanlardan sor Elbette ekseriyetle gençlerin gençliklerinin sû’-i isti‘mâlâtından ve taşkınlıklarından ve gayr-i meşrû‘ keyiflerin cezâsı olarak gelen tokatlardan, eyvâhlar ve ağlamalar ve esefler işiteceksin.
Eğer istikāmet dâiresinde gitse, gençlik gāyet şirin ve güzel bir ni‘met-i İlâhiye ve tatlı ve kuvvetli bir vâsıta-i hayrât olarak âhirette gāyet parlak ve bâkî bir gençlik netice vereceğini, başta Kur’ân olarak çok kat‘î âyâtıyla bütün semâvî kitaplar ve fermanlar haber verip müjde ediyorlar.
Mâdem hakîkat budur. Mâdem helâl dâiresi, keyfe kâfîdir. Ve mâdem haram dâiresindeki bir sâat lezzet, bazen bir sene, bazen on sene hapis cezâsını çektiriyor. Elbette gençlik ni‘metine bir şükür olarak o tatlı ni‘meti, iffette ve istikamette sarf etmek lâzım ve elzemdir.
SAYFA 16
[Altıncı Mes’ele]
Risâle-i Nûr’un çok yerlerinde îzâh edilen ve kat‘î ve hadsiz huccetleri bulunan îmân-ı billâh rüknünün binler küllî burhânlarından bir tek burhâna kısa bir işârettir. Kastamonu’da lise talebelerinden bir kısmı yanıma geldiler. Bize Hâlikımızı tanıttır. Muallimlerimiz, Allah’dan bahsetmiyorlar, dediler.
Ben dedim: Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisân-ı mahsûsuyla mütemâdiyen Allah’dan bahsedip Hâlikı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz.
Meselâ, nasıl ki mükemmel bir eczâhâne, her kavanozunda hârika ve hassâs mîzânlarla alınmış hayâtdâr ma‘cunlar ve tiryâklar var. Şübhesiz gāyet mahâretli ve kimyâger ve hekim bir eczâcıyı gösterir. Öyle de, küre-i arz eczâhânesinde bulunan dört yüz bin çeşit nebâtât ve hayvanât kavanozlarındaki zîhayat ma‘cunlar ve tiryâklar cihetiyle, bu çarşıdaki eczâhâneden ne derece ziyâde mükemmel ve büyük olduğu nisbetinde, okuduğunuz fenn-i tıb mikyâsıyla, küre-i arz eczâhâne-i kübrâsının eczâcısı olan Hakîm-i Zülcelâl’i, hatta kör gözlere de gösterir ve tanıttırır.
Hem meselâ, nasıl bir hârika fabrika ki, binler çeşit çeşit kumaşları, basît bir maddeden dokuyor. Şeksiz, bir fabrikatörü ve mahâretli bir makinisti tanıttırır.
Öyle de, küre-i arz denilen yüz binler başlı, her başında yüz binler mükemmel fabrika bulunan bu seyyâr makine-i Rabbânî, ne derece bu insan fabrikasından büyükse ve mükemmelse, o derecede okuduğunuz fenn-i makine mikyâsıyla, küre-i arzın ustasını ve sâhibini bildirir ve tanıttırır
Hem meselâ, nasıl ki gāyet mükemmel bin bir çeşit erzâkı, etrafından celb edip içinde muntazaman istif ve ihzâr edilmiş depo ve iâşe anbarı ve dükkân, şeksiz bir fevkalâde iâşe ve erzâk mâlikini ve sâhibini ve me’murunu bildirir.
Öyle de, bir senede yirmi dört bin senelik bir dâirede muntazaman seyâhat eden; ve yüz binler ayrı ayrı erzâk isteyen tâifeleri içine alan; ve seyâhatiyle mevsimlere uğrayıp, baharı bir büyük vagon gibi binler ayrı ayrı
SAYFA 17
taâmlarla doldurarak kışta erzâkları tükenen bîçâre zîhayatlara getiren; ve küre-i arz denilen bu Rahmânî iâşe anbarı ve bir sefîne-i Sübhâniye; ve bin bir çeşit cihâzâtı ve malları ve konserve paketleri taşıyan bu depo ve dükkân-ı Rabbânî, ne derece o fabrikadan büyük ve mükemmel ise, okuduğunuz veya okuyacağınız fenn-i iâşe mikyâsıyla o kat‘iyette ve o derecede küre-i arz deposunun Sâhibini, Mutasarrıfını, Müdebbirini bildirir, tanıttırır, sevdirir.
Hem nasıl ki dört yüz bin millet, içinde bulunan ve her milletin istediği erzâkı ayrı ve isti‘mâl ettiği silâhı ayrı ve giydiği elbisesi ayrı ve ta‘lîmâtı ayrı ve terhîsâtı ayrı olan bir ordunun mu‘cizekâr bir kumandanı, tek başıyla bütün o ayrı ayrı milletlerin, ayrı ayrı erzâklarını ve çeşit çeşit eslihalarını ve elbiselerini ve cihâzâtlarını, hiç birini unutmayarak, şaşırmayarak verdiği o acîb ordu ve ordugâh, şübhesiz, bedâhetle o hârika kumandanı gösterir, takdîrkârâne sevdirir.
Aynen öyle de, zemîn yüzünün ordugâhında ve her baharda yeniden silâh altına alınmış bir yeni ordu-yu Sübhânîde, nebâtât ve hayvanât milletlerinden dört yüz bin nev‘in çeşit çeşit elbiseleri, erzâkları, eslihaları, ta‘lîmleri, terhîsleri, gāyet mükemmel ve muntazam bir sûrette, hem hiç birini unutmayarak ve şaşırmayarak, bir tek kumandan-ı a‘zam tarafından verilen küre-i arzın bahar ordugâhı, ne derece mezkûr insan ordu ve ordugâhından büyük ve mükemmel ise, sizin okuyacağınız fenn-i askerî mikyâsıyla, dikkatli ve aklı başında olanlara o derece küre-i arzın Hâkimini ve Rabb’ini ve Müdebbirini ve kumandan-ı akdesini hayretler ve takdîslerle bildirir. Ve tahmîdler ve tesbîhlerle sevdirir.
Hem nasıl ki bir hârika şehirde milyonlarla elektrik lâmbaları hareket ederek her yeri geziyorlar. Yanmak maddeleri tükenmiyor bir tarzda olan elektrik lâmbaları ve fabrikası, şeksiz ve bedâhetle elektriği idare eden ve seyyâr lâmbaları yapan ve fabrikayı kuran ve iştiâl maddelerini getiren bir mu‘cizekâr ustayı ve fevkalâde kudretli bir elektrikçiyi, hayretlerle, tebrîklerle tanıttırır, yaşasınlarla sevdirir.
Aynen öyle de, bu âlem şehrinde dünya sarayının damındaki yıldızlar lâmbaları, bir kısmı kozmoğrafyanın dediğine bakılsa, küre-i arzdan bin def‘a büyük ve top güllesinden yetmiş def‘a sür‘atli hareket ettikleri hâlde, bunların intizâmı bozulmuyor.
SAYFA 18
Bunlar birbirine çarpmıyor, sönmüyor. Yanmak maddeleri tükenmiyor. Okuduğunuz kozmoğrafyanın dediğine göre, küre-i arzdan bir milyon def‘adan ziyâde büyük ve bir milyon seneden ziyâde yaşayan ve bir misâfirhâne-i Rahmânîde bir lâmba ve bir soba olan güneşimizin yanmasının devamı için, her gün küre-i arzın denizleri kadar gazyağı ve dağları kadar kömür veya bin arz kadar odun yığınları lâzımdır ki, sönmesin. Ve onu ve onun gibi ulvî yıldızları gazyağsız, odunsuz, kömürsüz yandıran ve söndürmeyen ve beraber ve çabuk gezdiren ve birbirine çarptırmayan bir nihâyetsiz kudreti ve saltanatı ışık parmaklarıyla gösteren bu kâinât şehr-i muhteşemindeki dünya sarayının elektrik lâmbaları ve idareleri, ne derece o misâlden daha büyük ve daha mükemmeldir. O derecede sizin okuduğunuz veya okuyacağınız fenn-i elektrik mikyâsıyla, bu meşher-i a‘zam-ı kâinâtın Sultan'ını, Münevvir'ini, Müdebbir'ini, Sâni‘ini o nûrânî yıldızları şâhid göstererek tanıttırır. Tesbîhâtla, takdîsâtla sevdirir, perestiş ettirir.
Hem meselâ, nasıl ki bir kitap bulunsa ki, bir satırında bir kitap ince yazılmış; ve her bir kelimesi’nde, ince kalemle bir sûre-i Kur’âniye yazılmış. Hem gāyet ma‘nîdâr ve bütün mes’eleleri birbirini te’yîd eder. Hem kâtibini ve müellifini fevkalâde mahâretli, iktidarlı gösteren bir acîb mecmûa, şeksiz şübhesiz gündüz gibi kâtibini ve musannifini kemâlâtıyla, hünerleriyle bildirir, tanıttırır. Mâşâllâh, Bârekallâh cümleleriyle takdîr ettirir.
Aynen öyle de, bu kâinât kitâb-ı kebîri ki, bir tek sahîfesi olan zemîn yüzünde ve bir tek forması olan baharda, üç yüz bin ayrı ayrı kitaplar hükmündeki üç yüz bin nebâtî ve hayvânî tâifeleri, beraber, birbiri içinde, yanlışsız, hatâsız, karıştırmayarak, şaşırmayarak, mükemmel ve muntazam; ve bazen ağaç gibi bir kelimede bir kasîdeyi ve çekirdek gibi bir noktada bir kitabın tamam bir fihristini yazan bir kalem işlediğini gözümüzle gördüğümüz bu nihâyetsiz ma‘nîdâr ve her kelimesi’nde çok hikmetler bulunan şu mecmûa-i kâinât ve bu mücessem Kur’ân-ı ekber-i âlem, mezkûr misâldeki kitaptan ne derece büyük ve mükemmel ve ma‘nîdâr ise, o derecede sizin okuduğunuz fenn-i hikmetü’l-eşyâ ve mektebde bilfiil mübâşeret ettiğiniz fenn-i kırâat ve fenn-i kitâbet, geniş mikyâslarıyla ve dürbün gözleriyle, bu kitâb-ı kâinâtın Nakkāşını, Kâtibini hadsiz kemâlâtıyla tanıttırır. Allâhü Ekber cümlesiyle bildirir. Sübhânallâh takdîsiyle ta‘rîf eder. Elhamdülillâh senâlarıyla sevdirir.
SAYFA 19
İşte bu fenlere kıyâsen, yüzer fünûndan her bir fen, geniş mikyâsıyla ve husûsî aynasıyla ve dürbünlü gözüyle ve ibretli nazarıyla, bu kâinâtın Hâlik-ı Zülcelâl’ini esmâsıyla bildirir. Sıfâtını ve kemâlâtını tanıttırır.
İşte bu muhteşem ve parlak bir burhân-ı vahdâniyet olan mezkûr hucceti ders vermek içindir ki, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân çok tekrar ile en ziyâde رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ve خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ âyetleriyle Hâlikımızı bize tanıttırıyor, diye o mektebli gençlere dedim. Onlar da tamamıyla kabûl edip tasdîk ederek: Hadsiz şükür olsun Rabbimize ki, tam kudsî ve ayn-ı hakîkat bir ders aldık. Allâh senden râzı olsun, dediler.
Ben de dedim: İnsan, binler çeşit çeşit elemler ile müteellim ve binler nevi‘ lezzetlerle mütelezziz olacak bir zîhayat makine; ve gāyet derece acziyle beraber hadsiz maddî ve ma‘nevî düşmanları ve nihâyetsiz fakrıyla beraber hadsiz zâhirî ve bâtınî ihtiyâçları bulunan; ve mütemâdiyen zevâl ve firâk tokatlarını yiyen bir bîçâre mahlûk iken, birden îmân ve ubûdiyetle böyle bir Pâdişâh-ı Zülcelâl’e intisâb edip bütün düşmanlarına karşı bir nokta-i istinâd ve bütün hâcâtına medâr bir nokta-i istimdâd bularak, herkes mensûb olduğu efendisinin şerefiyle, makamıyla iftihâr ettiği gibi, o da böyle nihâyetsiz Kadîr ve Rahîm bir padişaha îmân ile intisâb etse ve ubûdiyetle hizmetine girse ve ecelin i‘dâm i‘lânını, kendi hakkında terhîs tezkeresine çevirse, ne kadar memnûn ve minnetdâr olur; ve ne kadar müteşekkirâne iftihâr edebilir, kıyâs ediniz.
O mektebli gençlere dediğim gibi, musîbetzede mahbûslara da tekrar ile derim: Onu tanıyan ve ona itâat eden, zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu unutan, saraylarda da olsa, zindandadır, bedbahttır. Hatta bir bahtiyar mazlum, i‘dâm olunurken bedbaht zâlimlere demiş: Ben i‘dâm olmuyorum. Belki terhîs ile saâdete gidiyorum. Fakat ben de sizi i‘dâm-ı ebedî ile mahkûm gördüğümden, sizden tam intikāmımı alıyorum. لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diyerek sürûr ile teslîm-i rûh eder.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ
SAYFA 20
[Yedinci Mes’ele]
Denizli hapsinde bir Cum‘a gününün meyvesidir.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ فَانْظُرْ اِلٰٓی اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَیْفَ یُحْیِی الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَٓا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْیِی الْمَوْتٰی وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ
Bir zaman Kastamonu’da, Hâlikımızı bize tanıttır diyen lise talebelerine, sâbık Altıncı Mes’ele’de mekteb fünûnunun dilleriyle verdiğim dersi, Denizli hapishânesi'nde benimle temas edebilen mahbûslar okudular. Tam bir kanâat-i îmâniye aldıklarından âhirete bir iştiyâk hissedip, Bize âhiretimizi de tam bildir. Tâ ki nefsimiz ve zamanın şeytanları, bizi yoldan çıkarmasın. Daha böyle hapislere sokmasın, dediler. Ve Denizli hapsindeki Risâle-i Nûr şâkirdlerinin ve sâbıkan Altı Mes’ele’yi okuyanların arzularıyla, âhiret rüknünün dahi bir hulâsasının beyânı lâzım geldi. Ben de Risâle-i Nûr’dan bir kısa hulâsa ile derim: Nasıl ki Altıncı Mes’ele’de biz Hâlikımızı, arzdan ve semâvâttan sorduk. Onlar, fenlerin dilleriyle güneş gibi, Hâlikımızı bize tanıttırdılar. Aynen biz de âhiretimizi, başta o bildiğimiz Rabbimizden, sonra Peygamberimizden, sonra Kur’ân’ımızdan, sonra sâir peygamberlerden ve mukaddes kitaplardan, sonra melâikelerden, sonra kâinâttan soracağız.
İşte birinci mertebede âhireti Allah’dan soruyoruz. O da bütün gönderdiği elçileriyle ve fermanlarıyla ve bütün isimleriyle ve sıfatlarıyla: Evet, âhiret vardır, sizi oraya sevk ediyorum, diye ferman ediyor. Onuncu Söz, on iki parlak ve kat‘î hakîkatler ile, bir kısım isimlerin âhirete dâir cevablarını isbat ve îzâh eylemiş. Burada o îzâha iktifâen gāyet kısa bir işâret ederiz. Evet, mâdem hiç bir saltanat yoktur ki, o saltanata itâat edenlere mükâfâtı ve isyan edenlere mücâzâtı bulunmasın. Elbette rubûbiyet-i mutlaka mertebesinde bir saltanat-ı sermediye, o saltanata îmânla intisâb ve itâatle fermanlarına teslîm olanlara mükâfâtı; ve o izzetli saltanatı küfür ve isyanla inkâr edenlere de mücâzâtı, o rahmet ve cemâle ve o izzet ve celâle lâyık bir tarzda olacak, diye Rabbü’l-Âlemîn ve Sultânü’d-Deyyân isimleri cevâb veriyorlar.
SAYFA 21
Hem mâdem güneş gibi, gündüz gibi, zemîn yüzünde bir umûmî rahmet ve ihâtalı bir şefkat ve kerem, gözümüzle görüyoruz. Meselâ o rahmet, her baharda umûm ağaçları ve meyveli nebâtları cennet hûrileri gibi giydirip, süslendirip ellerine her çeşit meyveleri verip bizlere uzatıp, Haydi alınız, yiyiniz dediği gibi, bir zehirli sineğin eliyle bizlere şifâlı, tatlı balı yedirdiği ve elsiz bir böceğin eliyle en yumuşak ipeği bizlere giydirdiği gibi, bir avuç kadar küçücük çekirdeklerde ve tohumcuklarda, binler batman taâmları bizim için saklayan ve ihtiyât zahîresi olarak o küçücük depolarda yerleştiren bir rahmet, bir şefkat, elbette hiç şübhe olmaz ki, bu derece nâzenînâne beslediği bu sevimli minnetdârları ve perestişkârları olan mü’min insanları i‘dâm etmez. Belki onları daha parlak rahmetlere mazhar etmek için, hayât-ı dünyeviye vazîfesinden terhîs eder, diye Rahîm ve Kerîm isimleri suâlimize cevâb veriyorlar. اَلْجَنَّةُ حَقٌّ diyorlar.
Hem mâdem biz gözümüzle görüyoruz ki, umûm mahlûklarda ve zemîn yüzünde, öyle bir hikmet eli işliyor ve öyle bir adâlet ölçüleriyle işler dönüyor ki, akl-ı beşer onun fevkınde düşünemiyor. Meselâ, insanın bin cihâzâtına takılan hikmetlerden yalnız bir küçük çekirdek kadar kuvve-i hâfızasında, bütün târîhçe-i hayatını ve ona temas eden hadsiz hâdisâtı o kuvvecikte yazıp, onu bir kütübhâne hükmüne getirip ve insanın haşirde muhâkemesi için neşir olacak olan defter-i a‘mâlinin bir küçük senedi olarak her vakit hâtırlatmak sırrıyla her insanın eline vererek dimağının cebine koyan bir ezelî hikmet; ve bütün masnûâtta gāyet hassâs mîzânlarla a‘zâlarını yerleştiren; mikroptan gergedana kadar, sinekten simurgaya kadar, bir çiçekli nebâttan milyarlar, trilyonlar çiçekler açan bahar çiçeğine kadar, israfsız ölçülerle bir tenâsüb, bir muvâzene, bir intizâm, bir cemâl, bir hüsn-ü san‘at yapan; ve her zîhayatın hukuk-u hayatını kemâl-i mîzânla veren; iyiliklere güzel netîceler ve fenâlıklara fenâ netîceler verdiren; ve Âdem as zamanından beri tâğî ve zâlim kavimlere vurduğu tokatlarla, kendini pek kuvvetli ihsâs ettiren bir adâlet-i sermediye, elbette ve hiç şübhe getirmez ki, güneş gündüzsüz olmadığı gibi, o hikmet-i ezeliye ve o adâlet-i sermediye âhiretsiz olmazlar. Ve ölümde en zâlimlerin ve en mazlûmların bir tarzda gitmelerinde âkıbetsiz bir dehşetli haksızlığa, adâletsizliğe, hikmetsizliğe hiç bir cihetle müsâade etmezler, diye Hakîm ve Hakem ve Adl ve Âdil isimleri bizim suâlimize kat‘î cevâb veriyorlar.
SAYFA 22
Hem mâdem bütün zîhayat mahlûkların, elleri yetişmediği ve iktidârları dâiresinde olmayan bütün hâcetlerini ve bütün fıtrî matlablarını bir nevi‘ duâ bulunan isti‘dâd-ı fıtrî ve ihtiyâc-ı zarûrî dilleriyle istedikleri vakitte, istedikleri şeyler, gāyet rahîm ve işitici ve şefkatli bir dest-i gaybî tarafından verildiğinden; ve ihtiyârî olan daavât-ı insaniyenin, hususan havâsların ve nebîlerin on adedden altı yedisi, hilâf-ı âdet kabûl olmasından kat‘î anlaşılıyor ki, her derdlinin âhını, her muhtâcın duâsını işiten ve dinleyen bir Semî‘-i Mücîb, perde arkasında var, bakar ki, en küçük bir zîhayatın, en küçük bir ihtiyâcını görür. Ve en gizli bir âhını işitir, şefkat eder. Fiilen cevâb verir, memnûn eder. Elbette ve her hâlde, hiç bir şübhe kalmaz ki, mahlûkların en ehemmiyetlisi olan nev‘-i insanın en ehemmiyetli ve umûmî olan ve umûm kâinâtı ve umûm esmâ ve sıfât-ı İlâhiyeyi alâkadâr eden bekā-yı uhreviyeye âit duâlarını içine alan; ve nev‘-i insanın güneşleri ve yıldızları ve kumandanları olan bütün peygamberleri arkasına alıp onlara, duâsına, Âmîn âmîn dedirten; ve ümmetinde her gün, her ferd-i mütedeyyin hiç olmazsa kaç def‘alar ona salavât getirmekle onun duâsına, Âmîn âmîn diyen; ve belki bütün mahlûkāt, o duâsına iştirâk ederek, Evet, yâ Rabbenâ istediğini ver, biz de onun istediğini istiyoruz, diyorlar. Bütün bu reddedilmez şerâit altındaki bekā-yı uhrevî ve saâdet-i ebediye için Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın haşrin hadsiz esbâb-ı mûcibesinden yalnız tek duâsı, cennetin vücûduna ve baharın îcâdı kadar kudretine kolay olan âhiretin îcâdına kâfî bir sebebdir, diye Mücîb, Semî‘, Rahîm isimleri bizim suâlimize cevâb veriyorlar.
Hem mâdem gündüz, bedâhetle güneşi gösterdiği gibi, zemîn yüzünde, mevsimlerin tebeddülünde küllî ölmek ve dirilmekte, perde arkasında bir mutasarrıf, gāyet intizâmla koca küre-i arzı bir bahçe, belki bir ağaç kolaylığında ve intizâmında; ve azametli baharı, bir çiçek suhûletinde ve mîzânlı ziynetinde; ve zemîn sahîfesinde üç yüz bin haşir ve neşrin numûnelerini ve misâllerini gösteren üç yüz bin kitap hükmündeki nebâtât ve hayvanât tâifelerini onda yazar. Ve beraber ve birbiri içinde şaşırmayarak, karışık iken karıştırmayarak, birbirine benzemekle beraber iltibâssız, sehivsiz, hatâsız, mükemmel, muntazam, ma‘nîdâr yazan bir kalem-i kudret, bu azameti