ASÂ-YI MÛSÂ

155

[Beşinci Huccet-i Îmâniye ]

[Otuzuncu Lem‘a’nın Üçüncü Nükte’si]

[İsm-i A‘zam’ın altı nûrundan üçüncü nûruna işâret eden Üçüncü Nükte]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اُدْعُ اِلٰی سَبٖیلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ

Âyetinin bir nüktesi ve bir İsm-i A‘zam veya İsm-i A‘zam’ın altı nûrundan bir nûru olan İsm-i Hakem’in bir cilvesi, Ramazân-ı Şerîf’de Eskişehir hapishânesi’nde görüldü. Ona yalnız bir işâret olarak Beş Nokta dan ibâret Üçüncü Nükte acele yazıldı. Müsvedde hâlinde kaldı.

[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]

Üçüncü Nükte’nin Birinci Noktası: Onuncu Söz’de işâret edildiği gibi, İsm-i Hakem’in tecellî-i a‘zamı şu kâinâtı öyle bir kitap hükmüne getirmiş ki, her sahîfesinde yüzer kitap yazılmış. Ve her satırında yüzer sahîfe derc edilmiş. Ve her kelimesi’nde yüzer satır mevcûddur. Ve her harfinde yüzer kelime var. Ve her noktasında kitabın muhtasar bir fihristciği bulunur bir tarza getirmiştir. O kitab, sahîfelerine, satırlarına, tâ noktalarına kadar yüzer vechile nakkāşını ve kâtibini öyle vuzûh ile gösteriyor ki, o kitâb-ı kâinâtın müşâhedesi, kendi vücûdundan yüz derece daha ziyâde kâtibinin vücûdunu ve vahdetini isbat eder. Çünki bir harf, kendi vücûdunu bir harf kadar ifade ettiği hâlde, kâtibini bir satır kadar ifade eder.

Evet, şu kitâb-ı kebîrin bir sahîfesi zemîn yüzüdür. O sahîfede nebâtât ve hayvanât tâifeleri adedince kitaplar, birbiri içinde, beraber, bir vakitte, yanlışsız, gāyet mükemmel bir sûrette, bahar mevsiminde yazıldığı gözle görülüyor.

156

Bu sahîfenin bir satırı, bir bahçedir. O bahçede bulunan çiçekler, ağaçlar, nebâtlar adedince manzûm kasîdeler beraber, birbiri içinde, yanlışsız yazıldığını gözümüzle görüyoruz.

O satırın bir kelimesi, çiçek açmış, meyve vermek üzere yaprağını vermiş bir ağaçtır. İşte bu kelime muntazam, mevzûn, süslü yaprak, çiçek ve meyveleri adedince Hakîm-i Zülcelâl’in medh ü senâsına dâir ma‘nîdâr fıkralardır. Güyâ çiçek açmış her bir ağaç gibi, o ağaç dahi nakkāşının medîhalarını tegannî eden manzûm bir kasîdedir. Hem güyâ o ağaç, Hakîm-i Zülcelâl’in zemînin meşherinde teşhîr ettiği antika ve acîb eserlerine binler gözle bakmak istiyor. Hem güyâ o Sultân-ı Ezelî’nin o ağaca verdiği murassa‘ hediyelerini ve nişânlarını ve formalarını, husûsî bayramı ve resm-i küşâdı olan bahar mevsiminde padişahının nazarına arz etmek için, öyle müzeyyen, mevzûn, muntazam, ma‘nîdâr bir şekil almış ki ve ona öyle hikmetli bir şekil verilmiş ki, her bir çiçeğinde, her bir meyvesinde, birbiri içinde çok vecihlerle ve delîllerle nakkāşının vücûduna ve esmâsına şehâdet eder.

Meselâ her bir çiçekte, her bir meyvede bir mîzân var. Ve o mîzân, bir intizâm içinde; ve o intizâm, tazelenen bir tanzîm ve tevzîn içinde; ve o tevzîn ve tanzîm, bir ziynet ve san‘at içinde; ve o ziynet ve san‘at, ma‘nîdâr kokular ve hikmetli tatlar içinde bulunduğundan, her bir çiçek o ağacın çiçekleri adedince Hakîm-i Zülcelâl’e işaretler ediyor. Ve bu bir kelime olan bu ağaçta ve bir harf hükmünde olan bir meyvede bulunan bir çekirdek noktası, bütün o ağacın fihristini ve programını taşıyan küçük bir sandukçadır. Ve hâkezâ, buna kıyâsen kâinât kitabının bütün satırları ve sahîfeleri, böyle İsm-i Hakem ve Hakîm’in cilvesiyle, yalnız her bir sahîfesi değil, belki her bir satırı ve her bir kelimesi ve her bir harfi ve her bir noktası, birer mu‘cize hükmüne getirilmiştir ki, bütün esbâb toplansalar, bir noktasının nazîrini getiremezler, muâraza edemezler.

Evet, bu Kur’ân-ı azîm-i kâinâtın her bir âyet-i tekvîniyesi, o âyetin noktaları ve hurûfu adedince mu‘cizeler gösterdiklerinden, elbette serseri tesâdüf, kör kuvvet, gāyesiz, mîzânsız, şuûrsuz, sağır tabiat hiç bir cihetle o hakîmâne, basîrâne olan hâs mîzâna ve gāyet ince intizâma karışamazlar. Eğer karışsa idiler, elbette bir tarafta karışık eseri görünecekti. Hâlbuki hiç bir cihette intizâmsızlık müşâhede olunmuyor.

157

Üçüncü Nükte’nin İkinci Noktası: İki Mes’ele’dir Birinci Mes’ele: Onuncu Söz’de beyân edildiği gibi, nihâyet kemâlde bir cemâl ve nihâyet cemâlde bir kemâl, elbette kendini görmek ve göstermek ve teşhîr etmek istemesi, en esaslı bir kaidedir. İşte bu esaslı düstûr-u umûmîye binâendir ki, bu kitâb-ı kebîr-i kâinâtın Nakkāş-ı Ezelî’si, bu kâinâtla ve bu kâinâtın her bir sahîfesiyle ve her bir satırıyla, hatta harfleri ve noktalarıyla kendini tanıttırmak ve kemâlâtını bildirmek ve cemâlini göstermek ve kendisini sevdirmek için, en cüz’îden en küllîye kadar her bir mevcûdun müteaddid lisânlarıyla cemâl-i kemâlini ve kemâl-i cemâlini tanıttırıyor ve sevdiriyor.

İşte ey gāfil insan Bu Hâkim-i Hakem-i Hakîm-i Zülcelâl-i ve’l-Cemâl, sana karşı kendisini her bir mahlûkuyla böyle hadsiz ve parlak tarzlarda tanıttırmak ve sevdirmek istediği hâlde, sen onun tanıttırmasına karşı îmânla tanımazsan ve onun sevdirmesine mukābil ubûdiyetinle kendini ona sevdirmezsen, ne derece hadsiz muzâaf bir cehâlet ve bir hasâret olduğunu bil, ayıl.

İkinci Noktanın İkinci Mes’elesi: Bu kâinâtın Sâni‘-i Kadîr ve Hakîm’inin mülkünde iştirâk yeri yoktur. Çünki her şeyde nihâyet derecede intizâm bulunduğundan, şirki kabûl etmez. Çünki müteaddid eller bir işe karışırsa, o iş karışır. Bir memlekette iki padişah, bir şehirde iki vâli, bir köyde iki müdür bulunsa, o memleket, o şehir, o köyün her işinde bir karışıklık başlayacağı gibi; en ednâ bir vazîfedâr adam vazîfesine başkasının müdâhalesini kabûl etmemesi gösteriyor ki, hâkimiyetin en esaslı hâssası, istiklâliyet ve infirâddır. Demek intizâm, vahdeti; ve hâkimiyet, infirâdı iktizâ ederler.

Mâdem hâkimiyetin bir muvakkat gölgesi, muâvenete muhtâç ve âciz insanlarda böyle müdâhaleyi reddederse, elbette derece-i rubûbiyette hakîkî bir hâkimiyet-i mutlakada bir Kadîr-i Mutlak’da, bütün şiddetiyle o müdâhaleyi reddetmek gerektir. Eğer zerre kadar müdâhale olsa idi, intizâm bozulacaktı.

Hâlbuki bu kâinât öyle bir tarzda yaratılmış ki, bir çekirdeği halketmek için, bir ağacı halk edebilir bir kudret lâzımdır. Ve bir ağacı halketmek, için kâinâtı halk edebilir bir kudret gerektir. Ve kâinât içinde parmak karıştıran bir şerîk bulunsa, en küçük bir çekirdekte de hissedâr olmak îcâb eder.

158

Çünki o çekirdek, kâinâtın numûnesidir. O hâlde koca kâinâtta yerleşmeyen iki rubûbiyet, bir çekirdekte, belki bir zerrede yerleşmek lâzım gelir. Bu ise muhâlâtın ve bâtıl hayâlâtın en ma‘nâsız ve uzak bir muhâlidir. Koca kâinâtın umûm ahvâl ve keyfiyâtını mîzân-ı adlinde ve nizâm-ı hikmetinde tutan bir Kadîr-i Mutlak’ın aczini, hatta bir çekirdekte dahi iktizâ eden şirk ve küfür, ne kadar hadsiz derecede muzâaf bir hilâf ve bir hatâ ve bir yalan olduğunu; ve tevhîd, ne derece hadsiz muzâaf bir mertebede hak ve hakîkat ve doğru olduğunu bil. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلَی الْاٖیمَانِ de.

Üçüncü Nokta: Sâni‘-i Kadîr, İsm-i Hakem ve Hakîm’iyle bu âlem içinde binler muntazam âlemleri derc etmiştir. O âlemler içinde en ziyâde kâinâttaki hikmetlere medâr ve mazhar olan insanı bir merkez ve bir medâr hükmünde yaratmış. Ve o kâinât dâiresinin en mühim hikmetleri ve fâideleri insana bakıyor. Ve insan dâiresi içinde de rızkı bir merkez hükmüne getirmiş. Âlem-i insanîde ekser hikmetler ve maslahatlar, o rızka bakar. Ve onunla tezâhür eder. Ve insanda şuûr ve rızıkta zevk vâsıtasıyla İsm-i Hakîm’in cilvesi parlak bir sûrette görünüyor. Ve şuûr-u insanî vâsıtasıyla keşfolunan yüzer fenlerden her bir fen, Hakem isminin bir nev‘de bir cilvesini ta‘rîf ediyor.

Meselâ, tıb fenninden suâl edilse, Bu kâinât nedir? Elbette diyecek ki: Gāyet muntazam ve mükemmel bir eczâhâne-i kübrâdır. İçinde her ilaç güzelce ihzâr ve istif edilmiştir.

Fenn-i kimyâdan sorulsa, Bu küre-i arz nedir? Diyecek: Gāyet muntazam ve mükemmel bir kimyâhânedir.

Fenn-i makine diyecek: Hiç bir kusuru olmayan gāyet mükemmel bir fabrikadır. Fenn-i zirâat diyecek: Nihâyet derecede mahsûldâr ve her nevi‘ hubûbu vaktinde yetiştiren muntazam bir tarladır. Ve mükemmel bir bahçedir.

Fenn-i ticâret diyecek: Gāyet muntazam bir sergi ve çok intizâmlı bir pazar, ve malları san‘atlı bir dükkândır. Fenn-i iâşe diyecek: Gāyet muntazam bütün erzâkın envâını câmi‘ bir anbardır.

159

Fenn-i rızık diyecek: Yüz binler lezîz taâmlar kemâl-i intizâm ile içinde beraber pişirilen bir matbah-ı Rabbânî ve bir kazan-ı Rahmânîdir.

Fenn-i askerî diyecek: Arz, bir ordugâhtır. Her bahar mevsiminde yeni taht-ı silâha alınmış ve zemîn yüzünde çadırları kurulmuş dört yüz bin muhtelif milletler o orduda bulunduğu hâlde, erzâkları ayrı ayrı, libâsları ve silâhları ayrı ayrı, ta‘lîmâtları ve terhîsâtları ayrı ayrı, kemâl-i intizâmla hiç birini unutmayarak ve şaşırmayarak bir tek Kumandan-ı A‘zamın emriyle, kuvvetiyle, merhametiyle, hazinesinde gāyet muntazam yapılıp idare edilir.

Ve fenn-i elektrikten sorulsa, elbette diyecek: Bu muhteşem saray-ı kâinâtın damı, gāyet intizâmlı ve mîzânlı hadsiz elektrik lâmbalarıyla tezyîn edilmiştir. Fakat o kadar hârika bir intizâm ve mîzân iledir ki, başta güneş olarak, küre-i arzdan bin def‘a büyük o semâvî lâmbalar mütemâdiyen yandıkları hâlde, muvâzenelerini bozmuyorlar, patlak vermiyorlar. Yangın çıkarmıyorlar. Sarfiyâtları hadsiz olduğu hâlde, vâridâtları ve gazyağları ve madde-i iştiâliyeleri nereden geliyor? Neden tükenmiyor? Neden yanmak muvâzenesi bozulmuyor? Küçük bir lâmba dahi muntazam bakılmazsa söner. Kozmoğrafyaca küre-i arzdan bir milyondan ziyâde büyük ve bir milyon seneden ziyâde yaşayan güneşi Hâşiye odunsuz, kömürsüz, yağsız yandıran, söndürmeyen Hakîm-i Zülcelâl’in hikmetine, kudretine bak. سبحان اللّٰەde. Güneşin müddet-i ömründe geçen dakikalarının âşirâtı adedince مَا شَٓاءَ اللّٰهُ, بَارَكَ اللّٰهُ, لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ de.

Demek, bu semâvî lâmbalarda gāyet hârika bir intizâm var. Ve onlara çok dikkatle bakılıyor. Güyâ o pek büyük ve pek çok kitle-i nâriyelerin ve gāyet çok kanâdîl-i nûriyelerin buhar kazanı ise, harâreti tükenmez bir cehennemdir ki,

160

onlara nûrsuz harâret veriyor. Ve o elektrik lâmbalarının makinesi ve merkezi ve fabrikası dâimî bir cennettir ki, onlara nûr ve ışık veriyor. İsm-i Hakem ve Hakîm’in cilve-i a‘zamıyla intizâmla yanmaları devam ediyor.

Ve hâkezâ, bunlara kıyâsen yüzer fennin her birisinin kat‘î şehâdetiyle, noksânsız bir intizâm-ı ekmel içinde hadsiz hikmetler ve maslahatlarla bu kâinât tezyîn edilmiştir. Ve o hârika ve ihâtalı hikmet ile mecmû‘-u kâinâta verdiği intizâm ve hikmetleri, en küçük bir zîhayatta ve bir çekirdekte küçük bir mikyâsta derc etmiştir. Ma‘lûm ve bedîhîdir ki, intizâm ile gāyeleri ve hikmetleri ve fâideleri ta‘kîb etmek, ihtiyâr ile, irâde ile, kasıd ile, meşîet ile olabilir. Başka olamaz. İhtiyârsız, irâdesiz, kasıdsız, şuûrsuz esbâb ve tabiatın işi olmadığı gibi, müdâhaleleri dahi olamaz.

Demek, bu kâinâtın bütün mevcûdâtındaki hadsiz intizâmât ve hikmetlerin iktizâ ettikleri ve gösterdikleri bir Fâil-i Muhtâr’ı ve bir Sâni‘-i Hakîm’i bilmemek veya inkâr etmek, ne kadar acîb bir cehâlet ve dîvânelik olduğu ta‘rîf edilmez. Evet, dünyada en ziyâde hayret edilecek bir şey varsa, o da bu inkârdır.

Çünki kâinâtın mevcûdâtında, hadsiz intizâmât ve hikmetleriyle vücûd ve vahdetine nâmütenâhî şâhidler bulunduğu hâlde, onu görmemek ve bilmemek, ne derece körlük ve cehâlet olduğunu, en kör ve en câhil de anlar. Hatta diyebilirim ki, ehl-i küfrün içinde kâinâtın vücûdunu inkâr ettiklerinden ahmak zannedilen sofestâîler, en akıllılarıdırlar. Çünki kâinâtın vücûdunu kabûl etmek, Allâh’a ve Hâlik'ına inanmamak kābil ve mümkün olmadığından, kâinâtı inkâra başladılar. Kendilerini de inkâr ettiler. Hiç bir şey yok diyerek akıldan isti‘fâ edip, akıl perdesi altında sâir münkirlerin hadsiz akılsızlıklarından kurtuldular. Bir derece akla yanaştılar.

Dördüncü Nokta: Onuncu Söz’de işâret edildiği gibi, bir Sâni‘-i Hakîm ve gāyet hikmetli, mâhir bir usta, bir sarayın her bir taşında yüzler hikmeti hassâsiyetle ta‘kîb etse, sonra o saraya dam yapmayıp boş boşuna harâb olmasıyla, ta‘kîb ettiği hadsiz hikmetleri zâyi‘ etmesini hiç bir zîşuûr kabûl etmediği hâlde;

161

ve bir Hakîm-i Mutlak kemâl-i hikmetinden bir dirhem kadar bir çekirdekten, yüzler batman fâideleri ve gāyeleri ve hikmetleri dikkatle ta‘kîb ettiği hâlde, dağ gibi koca ağaca bir dirhem kadar bir tek fâide ve bir tek küçük gāye ve bir tek meyve vermek için o koca ağacın pek çok masârıfını yapmakla, kendi hikmetine bütün bütün zıd ve muhâlif olarak müsrifâne bir sefâhet irtikâb etmesi hiç bir cihetle imkânı olmadığı gibi; aynen öyle de, bu kâinât sarayının her bir mevcûdâtına yüzer hikmet takan ve yüzer vazîfe ile techîz eden, hatta her bir ağaca meyveleri adedince hikmetler ve çiçekleri adedince vazîfeler veren bir Sâni‘-i Hakîm, kıyâmeti getirmemekle ve haşri yapmamakla, had ve hesaba gelmeyen bütün hikmetleri ve nihâyetsiz vazîfeleri ma‘nâsız, abes, boş, fâidesiz zâyi‘ etmesi, o Kadîr-i Mutlak’ın kemâl-i kudretine acz-i mutlak verdiği gibi, o Hakîm-i Mutlak’ın kemâl-i hikmetine hadsiz abesiyet ve fâidesizliği ve o Rahîm-i Mutlak’ın cemâl-i rahmetine nihâyetsiz çirkinliği ve o Âdil-i Mutlak’ın kemâl-i adâletine nihâyetsiz zulmü vermek demektir. Âdetâ kâinâtta herkese görünen hikmeti, rahmeti, adâleti inkâr etmektir. Bu ise en acîb bir muhâldir ki, hadsiz bâtıl şeyler içinde bulunur.

Ehl-i dalâlet gelsin, baksın. Gireceği ve düşündüğü kendi kabri gibi, kendi dalâleti de ne derece dehşetli bir zulmet, bir karanlık ve yılanların ve akreblerin yuvası bir kuyu olduğunu görsün. Ve âhirete îmân ise, cennet gibi güzel ve nûrânî bir yol olduğunu bilsin. Îmâna girsin.

Beşinci Nokta: İki Mes’ele’dir. Birinci Mes’ele: Sâni‘-i Zülcelâl, ism-i Hakîm’in muktezâsıyla, her şeyde en hafîf sûreti, en kısa yolu, en kolay tarzı ve en fâideli şekli ta‘kîb ettiği gösteriyor ki, israf, abes, fâidesizlik fıtratta yoktur. İsraf ise, ism-i Hakem’in zıddı olduğu gibi, iktisâd onun lâzımıdır. Ve düstûr-u esâsîsidir.

Ey iktisâdsız, israflı insan Bütün kâinâtın en esaslı düstûru olan iktisâdı yapmadığından, ne kadar hilâf-ı hakîkat hareket ettiğini bil. كُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا âyeti, ne kadar esaslı, geniş bir düstûru ders verdiğini anla.

162

İkinci Mes’ele: İsm-i Hakem ve Hakîm, bedâhet derecesinde Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risâletine delâlet ve istilzâm ediyor, denilebilir. Evet, mâdem gāyet ma‘nîdâr bir kitâb-ı mevcûd, onu ders verecek bir muallim ister. Ve gāyet güzel bir cemâl, kendini görecek ve gösterecek bir ayna iktizâ eder. Ve gāyet kemâlde bir san‘at, teşhîr edici bir dellâl ister. Elbette her bir harfinde yüzer ma‘nâlar ve hikmetler bulunan bu kitâb-ı kebîr-i kâinâtın muhâtabı olan nev‘-i insan içinde, elbette bir rehber-i ekmel, bir muallim-i ekber bulunacak. Tâ ki o kitapta bulunan kudsî ve hakîkî hikmetleri ders verecek, belki kâinâttaki hikmetlerin vücûdunu bildirecek, belki kâinâtın hilkatindeki makāsıd-ı Rabbâniyenin zuhûruna, belki husûlüne vesîle olacak; ve umûm kâinâtta Hâlık tarafından gāyet ehemmiyetle izhârını irâde ettiği kemâl-i san‘atını ve cemâl-i esmâsını bildirecek aynadârlık edecek; ve o Hâlık bütün mevcûdâtla kendini sevdirmek istediğinden ve zîşuûr mahlûklarından mukābele istediğinden o zîşuûrların nâmına birisi, o geniş tezâhürât-ı rubûbiyete karşı geniş bir ubûdiyetle mukābele edip, berr ve bahri cezbeye getirecek, semâvât ve arzı çınlatacak bir velvele-i teşhîr ve takdîs ile o zîşuûrların nazarını o san‘atların Sâni‘ine çevirecek; ve kudsî dersler ve ta‘lîmâtlarla bütün ehl-i aklın kulaklarını kendine çevirecek bir Kur’ân-ı Azîmüşşân’la o Sâni‘-i Hakem-i Hakîm’in makāsıd-ı İlâhiyesini en güzel bir sûrette gösterecek; ve bütün hikmetlerinin tezâhürüne ve tezâhürât-ı cemâliye ve celâliyesine karşı, en ekmel bir sûrette mukābele edecek bir zât, güneşin vücûdu gibi bu kâinâta lâzımdır ve zarûrîdir. Ve öyle yapan ve en ekmel bir sûrette o vazîfeleri yerine getiren bilmüşâhede Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Öyle ise güneş ziyâyı, ziyâ gündüzü istilzâm ettiği kat‘iyetinde, kâinâttaki hikmetler risâlet-i Ahmediyeyi asm istilzâm ederler.

Evet, nasıl ki ism-i Hakem ve Hakîm’in cilve-i a‘zamı ile, a‘zamî derecede risâlet-i Ahmediyeyi asm iktizâ ediyor. Öyle de, Esmâ-yı Hüsnâ’dan Allâh, Rahmân, Rahîm, Vedûd, Mün‘im, Kerîm, Cemîl, Rabb gibi çok isimlerin her biri, kâinâtta görünen bir cilve-i a‘zamla, a‘zamî derecede ve mertebe-i kat‘iyette risâlet-i Ahmediyeyi asm istilzâm ederler.

163

Meselâ, ism-i Rahmân’ın cilvesi olan rahmet-i vâsia, o Rahmeten lil’âlemîn ile tezâhür eder. Ve ism-i Vedûd’un cilvesi olan tahabbüb-ü İlâhî ve taarrüf-ü Rabbânî, o Habîb-i Rabbü’l-Âlemîn ile netice verir, mukābele görür. Ve ism-i Cemîl’in bir cilvesi olan bütün cemâller, yani cemâl-i zât, cemâl-i esmâ, cemâl-i san‘at ve cemâl-i masnûât dahi o âyîne-i Ahmediyede asm görülür ve gösterilir. Ve haşmet-i rubûbiyetin ve saltanat-ı ulûhiyetin cilveleri dahi, o dellâl-ı saltanat-ı rubûbiyet olan Zât-ı Ahmediye’nin asm risâletiyle bilinir, görünür. Anlaşılır, tasdîk edilir. Ve hâkezâ, bu misâller gibi ekser Esmâ-yı Hüsnâ'nın her biri dahi, risâlet-i Ahmediyeye asm birer parlak burhândırlar.

Elhâsıl: Mâdem kâinât mevcûddur ve inkâr edilmiyor. Elbette kâinâtın renkleri, ziynetleri, ışıkları, ziyâları, san‘atları, hayatları, râbıtaları hükmünde olan hikmet, inâyet, rahmet, cemâl, nizâm, mîzân, ziynet gibi meşhûd hakîkatler, hiç bir cihetle inkâr edilmezler. Mâdem bu sıfatların ve fiillerin inkârı mümkün değildir. Elbette o sıfatların mevsûfu ve o fiillerin fâili ve o ziyâların güneşi olan Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd, Hakîm, Kerîm, Rahîm, Cemîl, Hakem, Adl dahi hiç bir cihetle inkâr edilmezler. Ve inkârları kābil olmaz. Ve elbette o sıfatların ve o fiillerin medâr-ı zuhûrları, belki medâr-ı kemâlleri, belki medâr-ı tahakkukları olan rehber-i ekber, muallim-i ekmel, dellâl-ı a‘zam ve tılsım-ı kâinâtın keşşâfı ve âyîne-i Samedânî ve Habîb-i Rahmânî olan Zât-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risâleti hiç bir cihetle inkâr edilmez. Ve âlem-i hakîkatin ve hakîkat-i kâinâtın ziyâları gibi, bu zâtın asm risâleti dahi, kâinâtın en parlak bir ziyâsıdır.

عَلَیْهِ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ وَصَحْبِهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ الْاَیَّامِ وَذَرَّاتِ الْاَنَامِ

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلٖیمُ الْحَكٖیمُ

164

[Altıncı Huccet-i Îmâniye ]

[Onuncu Söz’ün Dokuzuncu Hakîkati]

Bâb-ı ihyâ ve imâtedir:. İsm-i Hayy-ı Kayyûm’un, Muhyî ve Mümît’in cilvesidir. Hiç mümkün müdür ki, ölmüş, kurumuş koca arzı ihyâ eden; ve o ihyâ içinde her biri beşer haşri gibi acîb, üç yüz binden ziyâde envâ‘-ı mahlûkātı haşir ve neşredip kudretini gösteren; ve o haşir ve neşir içinde, nihâyet derecede karışık ve ihtilât içinde, nihâyet derecede imtiyâz ve tefrîk ile ihâta-i ilmiyesini gösteren; ve bütün semâvî fermanları ile beşerin haşrini va‘d etmekle, bütün ibâdının enzârını saâdet-i ebediyeye çeviren; ve bütün mevcûdâtı baş başa, omuz omuza, el ele verdirip, emir ve irâdesi dâiresinde döndürüp, birbirine yardımcı ve musahhar kılmakla azamet-i rubûbiyetini gösteren; ve beşeri, şecere-i kâinâtın en câmi‘, en nâzik, en nâzenîn, en nâzdâr ve en niyâzdâr bir meyvesi yaratıp kendine muhâtab ittihâz ederek, her şeyi ona musahhar kılmakla, insana bu kadar ehemmiyet verdiğini gösteren bir Kadîr-i Rahîm, bir Alîm-i Hakîm, kıyâmeti getirmesin? Haşri yapmasın veya yapamasın? Beşeri ihyâ etmesin veya edemesin? Mahkeme-i Kübrâ’yı açamasın? Cennet ve cehennemi yaratmasın? Hâşâ ve kellâ

Evet, şu âlemin Mutasarrıf-ı Zîşân’ı, her asırda, her senede, her günde, bu dar ve muvakkat rûy-u zemînde haşr-i ekberin ve meydân-ı kıyâmetin pek çok emsâlini ve numûnelerini ve işârâtını îcâd ediyor. Ezcümle, haşr-i bahârîde görüyoruz ki: Beş-altı gün zarfında küçük-büyük hayvanât ve nebâtâttan üç yüz binden ziyâde envâı, haşredip neşrediyor. Bütün ağaçların, otların köklerini ve bir kısım hayvanları aynen ihyâ edip iâde ediyor. Başkalarını ayniyet derecesinde bir misliyet sûretinde îcâd ediyor. Hâlbuki maddeten farkları pek az olan tohumcuklar, o kadar karışmış iken, kemâl-i imtiyâz ve teşhîs ile, o kadar sür‘at ve vüs‘at ve suhûlet içinde, kemâl-i intizâm ve mîzân ile, altı gün veya altı hafta zarfında ihyâ ediliyor. Hiç kābil midir ki, bu işleri yapan zâta bir şey ağır gelebilsin? Semâvât ve arzı altı günde halk edemesin? İnsanı, bir sayha ile haşredemesin? Hâşâ

165

Acaba mu‘ciznümâ bir kâtib bulunsa, harfleri ya bozulmuş veya mahvolmuş üç yüz bin kitabı tek bir sahîfede, karıştırmaksızın, galatsız, sehivsiz, noksânsız, hepsini beraber, gāyet güzel bir sûrette bir saatte yazarsa, birisi sana dese: Şu kâtib, kendi te’lîf ettiği senin suya düşmüş olan kitabını, yeniden bir dakîka zarfında hâfızasından yazacak. Sen diyebilir misin ki: Yapamaz, inanmam.

Veyâhûd bir sultân-ı mu‘cizekâr, kendi iktidarını göstermek için veya ibret ve tenezzüh için, bir işaretle dağları kaldırır, memleketleri tebdîl eder, denizleri karalara çevirdiğini gördüğün hâlde; sonra görsen ki, büyük bir taş, dereye yuvarlanmış. O zâtın kendi ziyafetine da‘vet ettiği misafirlerinin yolunu kesmiş, geçemiyorlar. Biri sana dese: O zât, bir işaretle o taşı, ne kadar büyük olursa olsun kaldıracak veya dağıtacak. Misafirlerini yolda bırakmayacak. Sen desen ki: Kaldırmaz veya kaldıramaz.

Veyâhûd bir zât, bir günde yeniden büyük bir orduyu teşkîl ettiği hâlde, biri dese: O zât, bir boru sesiyle efrâdı istirâhat için dağılmış olan taburları toplar. Taburlar nizâmı altına girerler. Sen desen ki: İnanmam. Ne kadar dîvânece hareket ettiğini anlarsın.

İşte şu üç temsîlî fehmettin ise, bak: Nakkāş-ı Ezelî gözümüzün önünde kışın beyaz sahîfesini çevirip, bahar ve yaz yeşil yaprağını açıp, rûy-i arzın sahîfesinde üç yüz binden ziyâde envâı, kudret ve kader kalemiyle ahsen-i sûret üzere yazar. Birbiri içinde, birbirine karışmaz, beraber yazar. Birbirine mâni‘ olmaz. Teşkîlce, sûretçe birbirinden ayrı, hiç şaşırtmaz, yanlış yazmaz.

Evet, en büyük bir ağacın rûh programını bir nokta gibi en küçük bir çekirdekte derc edip muhâfaza eden Zât-ı Hakîm-i Hafîz, vefât edenlerin rûhlarını nasıl muhâfaza eder, denilir mi? Ve küre-i arzı bir sapan taşı gibi çeviren Zât-ı Kadîr, âhirete giden misafirlerinin yolunda, nasıl bu arzı kaldıracak veya dağıtacak, denilir mi? Hem hiçten, yeniden bütün zîhayatın ordularını, bütün cesedlerinin taburlarında kemâl-i intizâm ile zerrâtı اَمْرِ كُنْ فَیَكُونْ ile kaydedip yerleştiren, ordular îcâd eden Zât-ı Zülcelâl, tabur-misâl, cesedin nizâmı altına girmekle birbiriyle tanışan zerrât-ı esâsiye ve eczâ-yı asliyesini bir sayha ile nasıl toplayabilir, denilir mi?

166

Hem bu bahar haşrine benzeyen dünyanın her devrinde, her asrında, hatta gece gündüzün tebdîlinde, hatta cevv-i havada bulutların îcâd ve ifnâsında, haşre numûne ve misâl ve emâre olacak ne kadar nakışlar yaptığını gözünle görüyorsun. Hatta eğer hayâlen bin sene evvel kendini farz etsen, sonra zamanın iki cenâhı olan mâzî ile müstakbeli birbirine karşılaştırsan, asırlar, günler adedince misâl-i haşir ve kıyâmetin numûnelerini göreceksin. Sonra bu kadar numûne ve misâlleri müşâhede ettiğin hâlde, haşr-i cismânîyi akıldan uzak görüp, istib‘âd etmekle inkâr etsen, ne kadar dîvânelik olduğunu, sen de anlarsın.

Bak, Fermân-ı A‘zam bahsettiğimiz hakîkate dâir ne diyor? فَانْظُرْ اِلٰٓی اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَیْفَ یُحْیِی الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا ط اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْیِی الْمَوْتٰی وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ

Elhâsıl: Haşre mâni‘, hiç bir şey yoktur. Muktezîsi ise her şeydir. Evet, mahşer-i acâib olan şu koca arzı, âdî bir hayvan gibi imâte ve ihyâ eden; ve beşer ve hayvana hoş bir beşik, güzel bir gemi yapan; ve güneşi onlara şu misâfirhânede ışık verici ve ısındırıcı bir lâmba eden; ve seyyârâtı meleklerine tayyâre yapan bir zâtın, bu derece muhteşem ve sermedî rubûbiyeti ve bu derece muazzam ve muhît hâkimiyeti, elbette böyle geçici, devamsız, bî-karâr, ehemmiyetsiz, mütegayyir, bekāsız, nâkıs, tekemmülsüz umûr-u dünyâ üzerinde kurulmaz ve durmaz.

Demek ona şâyeste, dâimî, berkarâr, zevâlsiz, muhteşem bir diyâr-ı âhar var. Başka bâkî bir memleketi vardır. Bizi onun için çalıştırır. Oraya da‘vet eder. Ve oraya nakil edileceğine, zâhirden hakîkate geçen ve kurb-u huzûruna müşerref olan bütün ervâh-ı neyyire ashâbı, bütün kulûb-ü münevvere aktâbı, bütün ukūl-ü nûrâniye erbâbı şehâdet ediyorlar. Bir mükâfât ve mücâzât ihzâr ettiğini, müttefikan haber veriyorlar. Ve mükerreren pek kuvvetli va‘d ve pek şiddetli tehdîd eder diye, naklederler. Hulfülva‘d ise, hem zillet, hem tezellüldür. Hiç bir cihetle celâl ve kudsiyetine yanaşamaz. Hulfü’l-vaîd ise, ya afdan veya aczden gelir.

167

Hâlbuki küfür, cinâyet-i mutlakadır Hâşiye. Affa kābil değil. Kadîr-i Mutlak ise, aczden münezzeh ve mukaddestir. Şâhidler, muhbirler ise, mesleklerinde, meşreblerinde, mezheblerinde muhtelif oldukları hâlde, kemâl-i ittifâkla şu mes’elenin esasında müttehiddirler. Kesretçe tevâtür derecesindedirler. Keyfiyetçe icmâ‘ kuvvetindedirler. Mevki‘ce her biri, nev‘-i beşerin bir yıldızı, bir tâifenin gözü, bir milletin azîzidirler. Ehemmiyetçe şu mes’elede hem ehl-i ihtisâs, hem ehl-i isbâttırlar. Hâlbuki bir fende veya bir san‘atta iki ehl-i ihtisâs, binler başkalardan müreccahtırlar. Ve ihbârda iki müsbit, binler nâfîlere tercîh edilirler. Meselâ Ramazân hilâlinin sübûtunu ihbâr eden iki adam, binler münkirlerin inkârlarını hiçe atarlar.

Elhâsıl: Dünyada bundan daha doğru bir haber, daha sağlam bir da‘vâ, daha zâhir bir hakîkat olamaz. Demek şübhesiz dünya bir mezraadır. Mahşer ise bir beyderdir, bir harmandır. Cennet ve cehennem ise, birer mahzendirler.

168

[Yedinci Huccet-i Îmâniye ]

[Otuz Üçüncü Mektûb’un On Yedinci Penceresi]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اِنَّ فِی السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَاٰیَاتٍ لِلْمُؤْمِنٖینَ

Zemînin yüzünü yaz zamanında temâşâ edip görüyoruz ki: Îcâd-ı eşyâda müşevveşiyeti iktizâ eden ve intizâmsızlığa sebeb olan nihâyetsiz sehâvet ve bir cûd-u mutlak, gāyet derecede bir insicâm ve intizâm içinde görünüyor. İşte, zemîn yüzünü tezyîn eden bütün nebâtâtı gör

Hem mîzânsızlığı ve kabalığı iktizâ eden, îcâd-ı eşyâdaki sür‘at-i mutlaka dahi, kemâl-i mevzûniyet içinde görünüyor. İşte, zemîn yüzünü süslendiren bütün meyvelere bak Hem ehemmiyetsizliği, belki çirkinliği iktizâ eden kesret-i mutlaka dahi, kemâl-i hüsn-ü san‘at içinde görünüyor. İşte, yeryüzünü yaldızlayan bütün çiçeklere bak

Hem san‘atsızlığı, basitliği iktizâ eden îcâd-ı eşyâdaki suhûlet-i mutlaka dahi, nihâyetsiz derecede san‘atkârlık ve mahâret ve ihtimâmkârlık içinde görünüyor. İşte, yeryüzündeki ağaç ve nebâtât cihâzâtının sandukçaları ve programları ve târîhçe-i hayatlarının kutucukları hükmünde olan bütün tohumlara, çekirdeklere dikkatle bak

Hem ihtilâf ve ayrılığı iktizâ eden uzaklık ve bu‘d-u mutlak dahi, bir ittifâk-ı mutlak içinde görünüyor. İşte, bütün aktâr-ı zemînde zer‘ edilen her nevi‘ hubûbâta bak Hem karışmayı ve bulaşmayı iktizâ eden kemâl-i ihtilât, bilakis kemâl-i imtiyâz ve tefrîk içinde görünüyor. İşte, bütün yer altına karışık atılan ve madde i‘tibâriyle birbirine benzeyen tohumların sünbül vaktinde kemâl-i imtiyâzları ve ağaçlara giren muhtelif maddelerin yaprak, çiçek ve meyvelere kemâl-i imtiyâz ile tefrîkleri ve mideye giren karışık gıdaların muhtelif a‘zâ ve hüceyrâta göre kemâl-i imtiyâz ile ayrılmalarına bak, kemâl-i hikmet içinde kemâl-i kudreti gör

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç