ASÂ-YI MÛSÂ

280

Evvelki harfi Elif ile başlayan kelimeler

Arabî kelimeler Tercümeleri

İbdâ‘: Allâh u Teâlâ Hazretleri’nin âletsiz, maddesiz, zamansız, mekânsız halk ve îcâdıdır. Esâsen ibdâ‘, ihdâs, ihtirâ‘, îcâd, inşâ, sun‘, halk, tekvîn, halk etmek, îcâd etmek, var eylemek ma‘nâlarına, birbirine ma‘nâca pek yakın kelimelerdir.

Ebedî: Dâimî olan

Ebediyet: Dâimlik ve zevâlsizlik

İttihâd: Birlik, ittifâk

İttifâk: Muvâfakat etmek, birbirine uymak

Âsâr-ı cemâliye: Allâh u Teâlâ Hazretleri’nin Cemâl sıfatına, yani lütuf ve rahmetine delâlet eden kâinâttaki eserler, âyetler, delîller

Âsâr-ı saltanat: Saltanat-ı İlâhiyenin sermediyet ve azamet ve heybetini gösteren eserler. Kâinâtta mütemâdiyen görünen hayat vermek, öldürmek, zengin etmek, fakîr etmek, azîz etmek, zelîl etmek, tahrîb, ta‘mîr, bunların emsâli eserler hep Cenâb-ı Hakk’ın saltanatının âsârı olduğu Risâle-i Nûr’da pek kat‘î olarak isbat edilmiş.

İcrâât-ı Celâliye: Allâh u Teâlâ Hazretleri’nin Celâl sıfatını, yani kibriyâ ve azametini tanıttıran kudret-i hakla husûle gelen icrâlar, yani tecelliyât-ı Celâliye

İcrâât-ı Sübhâniye: Noksân sıfatlardan münezzeh ve kemâl sıfatlarıyla muttasıf olan Allâh u Teâlâ Hazretleri’ne müteallik icrâât

Ecrâm-ı semâviye: Göklerdeki cisimler, seyyâreler, mahlûklar

Eczâ-yı asliye: Temel cüz’leri, esas parçaları

281

İcmâ‘: İttifâk etmek, yani Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın irtihâlinden sonra, her asırda müctehidlerin ve ulemânın bir mes’ele-i dîniyede ittihâd ve ittifâklarıdır.

İcmâl: İhtisâr etmek, kısaltmak

Ecmel: Ziyâde güzel

İhâta-i ilmiye: İlmî ihâta, yani Allâh u Teâlâ Hazretleri’nin her şeyi kemâliyle bilmesidir.

İhtifâl: Toplanma, büyük bir alay ile hürmet ve ta‘zîm. Cem‘i: İhtifâlât

Ehad: Vahdet ve infirâdla muttasıf, sıfât-ı kâmileyi câmi‘ olan zât-ı İlâhiye

İhdâs: Îcâd etmek, hâdis kılmak

İhsânperver: İyilik ve ihsân edici

İhyâ: Hayat vermek

İhbâr: Haber vermek

İhtilâl: İntizâmın hilâfı, yani şîrâzeden çıkmak

Uhrevî: Âhirete âit

İhlâs: Sâfî ve hâlis olmak, işinde ve sözünde sırrını tasfiye edip tâat ve ibâdette riyâyı ve gösterişi terk edip, sâde Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını kasdetmek

Uhuvvet: Risâle-i Nûr’un esas mesleği olan kardeşlik

İz‘ân: Tam idrâk etmek, bilmek

İrâde: Murad etmek, dilemek

İrşâd: Doğru yol göstermek

Erkân-ı îmâniye: Îmân esasları

İrhâsât: Peygamberlerde, nübüvvetlerinden evvel, ileride peygamberliklerine delîl olacak zuhûr eden hârikulâdeler

282

Ezelî: Kadîm ve sermedî olan, bidâyeti olmayan

Esbâb-ı maddiye: Zâhirî sebebler, vâsıtalar, vesîleler

Esbâbperest: Zâhirî sebeblerde ve vâsıtalarda te’sîr-i hakîkî iddiâ eden maddiyyûn

İstib‘âd: Uzak görmek

İstihsân: Tahsîn etmek, güzel görmek

İstihkāk: Liyâkat kazanmak

İstihdâm: Hizmete, vazîfeye koymak

İstihdâm-ı Rabbânî: HâşiyeRabbü’l-Âlemîn Hazretleri’ne mahsûs istihdâm ki, her eşyâyı şâmil hikmetiyle ehemmiyetli birer hizmetlerde ve vazîfelerde kullanmasıdır.

İstidlâl: Delîl taleb etmek veya zihnin eserden müessire intikāli veyâhûd delilin delâlet ettiği şeyi isbat etmek için matlûba irşâd eden ve kat‘î ilme sebeb olan delîlleri aramak

İstiâze: Allâh u Teâlâ’dan hıfz istemek, sığınmak

İsti‘dâd: Allâh u Teâlâ Hazretleri’nin eşyâya tevdî‘ buyurduğu kābiliyet kuvveleri

İstimdâd: Yardım istemek

İskât: Sükût ettirmek

Üslûb-u âlî: Kur’ân-ı Hakîm’in nazm-ı şerîfindeki kudsî, lâhûtî, hârika, âlî olan muntazamlık

İştiâl maddesi: Alevlenmek, şu‘lelenmek, yanmak maddeleri

İştiyâk: Arzu etmek

283

Eşhâd: Şâhidler

İşhâd: Şehâdet ettirmek

Asfiyâ-yı müdakkikîn: Îmân ve Kur’ân hakîkatlerini tahkîkte son derece dikkat eden ve insanlar arasında kemâlâtla imtiyâz bulmuş mümtâz zâtlar

Izdırâr: Çâresiz olmak

İtmi’nânkârâne: İ‘timâd ve rabt-ı kalb ile ızdırâbsız sükûnetle

Itnâb: Kelâmı uzatmak, tafsîl etmek. İlm-i belâgat âlimlerince ta‘rîfi şudur: Müteârif olan cümleden ziyâde cümle ile maksadı beyândır.

Etvâr: Tavrın cem‘i. Tavır: Bir hâlden diğer bir hâle intikāldir.

İ‘câz-ı Kur’ân: Kur’ân-ı Kerîm’in nazmen ve ma‘nen mu‘cize olup, onun belâgat ve fesâhatine beşer iktidarının yetişemeyip, beşeri muârazadan ebediyen âciz bırakmasıdır. Üstâdımız hazretleri Yirmi Beşinci Söz'de ve İşârâtü’l-İ‘câz tefsîrinde i‘câz-ı Kur’ân’ı güneş gibi isbat buyurmuşlardır. Ma‘lûmât isteyen o iki güneşe kalbinin aynalarını mukābil tutsun.

İ‘câz: Başkaları âciz bırakmak

U‘cûbe: Acîb ve garîb olan şeyin ismidir.

U‘cûbe-i hilkat: Hallâkiyet-i İlâhiyenin acâib ve garâibini câmi‘ olan insandır.

Âfâk: Ufkun cem‘i, etraf, cihât ma‘nâsına

Âfâkî: Hâricî, nefisten hâriç

İfhâm: Muhâtablarından her bir tabakaya maksadı anlatmak, fehim ettirmek

İfhâm: Muârızlarını susturmak, iskât etmek

İktidâr: Gücü yetmek

İmâte: Öldürmek

284

İmtizâc-ı kimyeviye: Kimyevî maddelerin birbirine karışması

İmtiyâz: Tefrîk etmek, temyîz etmek, birer alâmet-i fârika ile eşyâyı birbirinden ayırmak

Emr-i künfeyekûne mâlik: Allâh u Teâlâ Hazretleri’nin irâde-i Sübhâniyesinin taalluk ettiği şeyin sür‘atle husûlünü beyândır. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın emri bir şeye ol demesiyle, o şey vücûd bulur.

İmkân: Mümkün olmak, hadd-i kudrette dâhil olmak

İmkânât: Vücûd ile ademden mürekkeb olan mütesâviyü’t-tarafeyn, yani ademle vücûdu müsâvî

Emel: Ümîd ve recâ

Enâm: İnsanlar ve yeryüzünde olan mahlûkāt

İntisâb: Îmân ve ubûdiyetle kendisini Hâlik’ına, Rabbisine nisbet eylemek. Yani maiyet-i ma‘neviye-i İlâhiyeye girmek. Bu sır Risâle-i Nûr’da, hususan Yirmi Dördüncü Mektûb’da ve Yirmi Üçüncü Söz’de pek mükemmel isbat edilmiş.

İntizâm-ı ekmel: Nihâyet derecede mükemmel intizâm

Endişe: Fikir ve düşünce, telâşelenmek

İnsicâm: Nihâyet derecede güzel ve hikmetli olarak tertîb ve te’lîf

İntâk: Nutuk vermek, söyletmek

İn‘ikâs: Aks etmek, geri dönmek, hem aynada ve parlak şeylerde temessül etmek

Enfüs: İnsan, nefisler

Enfüsî: Nefiste olan, dâhilî, nefse âit

İnfikâk: Ayrılmak

İnkişâf: Açılmak, zâhir ve âşikâr olmak, bir şeyin perdesi kalkıp zâhir olmak

Enmûzec: Numûne, misâl, örnek

İnhidâm: Bozulup yıkılmak

285

İhtizâz: Şevk ile meyil ve hareket

İhtimâm: Dikkat

Ehl-i ihtisâs: Bir fende veya bir san‘atta husûsiyet ve imtiyâz ve meleke kazanmış olan ihtisâs ehli zâtlar

Ehl-i ilhâd: Hak ve sâbit olan doğru yoldan sapıp bâtıl yola meyledenler ve girenler

Ehl-i tahkîk: Îmân ve Kur’ân hakîkatlerini delilleriyle hak ve hakîkat üzere beyân eden ulemâlar

Ehl-i tedkîk: Ehl-i tahkîkin fevkınde hakîkatleri tahkîkte ziyâde dikkat eden müdakkik allâmeler

Ehl-i hakîkat: Sâbit ve vâki‘ olan bir şeyin keyfiyet ve mâhiyetini hakîkat üzere beyân edenler

Ehl-i hamiyet: Fenâlıktan ve haksızlıktan hoşlanmayan, gayretli ve nâmuslu kimseler

Ehl-i dünyâ: Âhireti düşünmeyip hemen dünyaya düşkün olanlar

Ehl-i sefâhet: Süflî şeylere meyyâl, akılsız ahmaklar ve nefislerinin zevkine düşkün alçaklar

Ehl-i şekāvet: Dîn-i mübîn-i İslâmın izni olmadığı türlü rezâleti irtikâb edenler

Ehl-i şuhûd: Bütün mevcûdâtta tevhîd delîllerini ayânen müşâhede eden ve gizli sırları Hakkın izniyle gören şuhûd ehli evliyâlar

Ehl-i keşif: Perdeli olup, his ile ma‘lûm olmayan mevcûdâtı ve vukūâtı biiznillâh perdesiz görüp haberdâr olan keşif ehli velîler

Ehl-i vifâk: Güzel işlerde birbirine muvâfakat edip uyan insanlar

Ehl-i sünnet: İ‘tikādiyâtta Şerîat-ı Ahmediye’ye asm ve Ashâb-ı Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a tâbi‘ olup Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hadîs-i şerîflerinden zâhir olan hakîkat ne ise ve Ashâb-ı Kirâm’ın hâli ne üzere cârî ise, onu bihakkın isbat eden cemâattir.

Evride: Boynun iki tarafındaki büyük şâh damarları

Üssül’esâs: Esasların esası, hakîkatlerin hakîkî kökü, temeli

286

Îsâr: Bezl ve atâ ma‘nâsına

Îcâz: Kelâmı muhtasar etmek, tafsîl etmemek. Ulemâ-yı ilm-i beyân ve belâgatçe ta‘rîfi şudur: Ma‘rûf ve müteârif olan cümleden kısa bir cümle ile maksadı ifadedir.

Îmân-ı bil’âhiret: Kıyâmetin vukūunu, haşir ve neşir, cennet ve cehennem, hesab, mîzân, mücâzât, mükâfât gibi umûr-u uhreviyeyi tasdîk etmek

Îmân-ı tahkîkî: Mü’minin kalbi, tasdîk nûruyla o derece münevver olmasıdır ki, o nûr bütün letâif-i insaniyeye nüfûz eder. Risâle-i Nûr’un kazandırdığı hakîkî îmân gibi ki, cemî‘-i âlem i‘tikādını tebdîle çalışsa, kalbe cüz’î bir şübhe ve âdî bir vesvese bile gelmez. Tasdîkinde inâyet-i hakla sâbit kalır.

İnkıyâd: İtâat etmek, mutî‘ olmak

Âyîne-i zîşuûr: Şuûr sâhibi ayna ki, insandır.

Âyîne-i Samedânî: Samediyet-i İlâhiyeyi gösteren ayna ki, insandır. Risâle-i Nûr’da âyîne-i Samedânîden maksad insandır ki, Üstâdımız Allâme-i Saîdü’n-Nûrsî Hazretleri insanın İsm-i A‘zam’a ve câmia mazhariyetini; ve kâinâtta mütecellî olan esmâ-yı İlâhînin tecelliyâtının in‘ikâsına en cem‘iyetli bir ayna olduğunu; ve insan denilen Samedânî aynada müşâhede olunan hakāikin hiç bir aynada görülmediğini; ve insan denilen nüsha-i suğrâdan okunan esrâr-ı gaybiye hiç bir nüshadan bilinmediğini beyândır. Üstâdımız Otuzuncu Söz’de ve Hulâsatü’l-Hulâsa’nın bir hâşiyesinde pek mükemmel îzâh buyurmuşlar. Oraya mürâcaat edilsin.

İlticâ: Sığınmak

İlhâd: Doğru ve hak olan yoldan sapıp bâtıl yola meyletmek, girmek

İlhâm: Feyiz yoluyla Cenâb-ı Hakk’ın velilere hâs bir vechile, yani Cibrîl aleyhisselâm vâsıtasız ilkā ve telkîn buyurması

287

Elvâh-ı misâliye: Misâlî levhalar, sahîfeler

Ulûhiyet: Ma‘bûdluk. Ulûhiyet-i fi’l-hakîka sıfâttandır. Fakat bazen bu sıfatın mevsûfu Zât-ı Zülcelâl murad olunur.

Evvelki harfi Be ile başlayan kelimeler

Bil’icmâ‘: İttifâk ve ittihâdla

Bedâhet: Ayân, âşikâr olmak

Bedâyi‘: Acâib ve garâib

Bedâyi‘-i san‘at: Sun‘-u kâmil hakla acîb ve garîb bir vechile îcâd olunan mevcûdât

Bedâyi‘-i fıtrat: Acîb ve garîb masnû‘, mahlûk-u acîb

Bedâyi‘-i kudret: Kudret-i şâmile-i hakla acîb ve garîb bir tarzda halk olunan mahlûkāt

Bedî‘: Müteaddid ma‘nâya gelir. Hakîkatte Bedî‘, eşyâyı muktezâ-yı hikmet üzere îcâd eden Allâh u Teâlâ’dır. Veyâhûd bir şey bir hâssa ile münferid olup, asrında veya her vakitte misli ma‘lûm olmazsa, ona da bedî‘ denilir. Acîb ve garîb olan şeye dahi bedî‘ denir.

Bedîhî: Açıktan, âşikâr ayân olarak

Berâhîn: Burhânlar, kuvvetli delîller, huccetler

Berzah: İki âlem arasında olup hiç birine dâhil olmayan bir fâsıl-ı gayr-i mütedâhildir.

Burhânü’n-nâtık Burhânü’s-sâdık: Nâtık, sâdık burhân ki, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Cenâb-ı Hakk her peygambere risâlet ve nübüvvetinin doğruluğunu ve sıdkını kavmine inandırmak ve kabûl ettirmek için bir burhân vermiş. Fakat Fahr-i Âlem’in asm bütün vücûd-u şerîfini burhân eylemiş. Üstâdımız Resûl-ü Ekrem’in asm nasıl bir burhân-ı hak olduğunu Risâle-i Nûr’da ezcümle Mu‘cizât-ı Ahmediye asm risâlesinde bilhassa Resûl-ü Ekrem’in asm mübârek elinde müteaddid burhân bulunduğunu

288

güneş gibi beyân buyurmuşlar. On Dokuzuncu Mektûb ve On Dokuzuncu Söz’e mürâcaat ediniz. Elhak o risâleler Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir burhân-ı sâdıkı ve nâtıkıdırlar.

Basîret: Kalbde bir nûrdur ki, onunla hakîkatler idrâk olunur.

Bekā-yı uhrevî: Âhirete âit bekā, devam

Belâgat: Yani fesâhat. Her sözü yerinde söylemek, kelâmın merâma mutâbık olması

Bülegā: Belîğler, her sözü yerinde ve merâma mutâbık maksada uygun olarak söyleyenler

Evvelki harfi Pe ile başlayan kelimeler

Pergel: Dâire resmetmeye mahsûs iki ayaklı âlet

Perverdigâr: Terbiye edip rızık verici olan Rabbü’l-Âlemîn

Perverde: Terbiye görmüş, beslenmiş olan

Evvelki harfi Te ile başlayan kelimeler

Te’sîs-i İslâmiyet: İslâm dinini temelleştirip kökleştirmek

Tebeddül: Bir hey’etten diğer bir hey’ete girmek

Tebessüm: Hafîfçe gülmek

Tecâvüb: Birbirine cevâb vermek

Teceddüd: Yenilenmek

Tecrîd: Yalnız bırakmak

Tecessüm: Cisme ve sûrete gelmek

289

Tecellî: İnkişâf ve zuhûrdan ibârettir. Risâle-i Nûr’un ekser yerlerinde tecelliyât-ı sıfât, tecelliyât-ı esmâ çok tekerrür eder. Sıfât ile ve esmâ ile tecellî demek, tecellî olunan mazharlarda, aynalarda o mütecellî olan esmâ ve sıfâtın eserleri zuhûr etmektir.

Techîz: Cihâzlarla, levâzımâtlarla, duygularla donatmak, hazırlamak

Tahabbüb: Sevdirmek istemek

Tahabbüb-ü İlâhî: İlâhî tehabbüb, yani Allâh u Teâlâ Hazretleri’nin kendine lâyık bir vechile sevdirmek, sevilmek murad buyurması

Tahakkuk: Delîli ile isbat edilmiş, sâbit ve hakîkat olduğu âşikâr olmuş

Tahkîk: Bir şeyin hakîkatini aramak, bir mes’eleyi delîli ile isbat etmek

Tahakküm: Zâbitlik ve hâkimlik tavrı takınmak, taazzum ve tekebbür etmek

Tahavvül: Değişmek, tebdîl olmak

Tahalluk: Ahlâklanmak, huy edinmek

Tedbîr: Bir işin netîcesini tefekkür etmek, düşünmek. Fakat Üstâdımızın Risâle-i Nûr’da tedbîr-i İlâhî ve tedâbîr-i Sübhâniyeden maksadı, düşünmek ve tefekkür değil, belki Allâh u Teâlâ Hazretleri’nin muhît ilmiyle her şeyin âkıbet ve netîcelerini kemâliyle bildiğini beyândır.

Tedvîn-i şerîat: Şerîat-ı İslâmiyenin ahkâmlarını cem‘ ve tesbît etmek

Terbiye: Rûhânî ve cismânî, maddî ve ma‘nevî her şeyi her cihetle kemâle terakkî ettirmek

Tereşşuh: Bir şey sızıp dışarı çıkmak, terlemek gibi

Terğîb: Arzu ve rağbet ettirmek, istemek

Terekküb: Muhtelif şeyler bir araya toplanmak

Tervîc: Revâc vermek, yani halk arasında i‘tibâr vermek, kabûl ettirmek

Tesbîh: Allâh u Teâlâ Hazretleri’ni tenzîh, yani şânına lâyık pâklıkla yâd eylemek

290

Teşekkül: Şekle ve sûrete girmek

Teşhîrgâh: Seyir ve temâşâ yeri

Tasdîk: İnanmak

Tasarruf: Bir şeye mâlik olmak, temellük etmek

Tasrîf: Değiştirmek, tebdîl etmek, sarf etmek

Tasaffî: Pâk ve sâfî olmak, temizlenmek

Tasfiye: Pâk ve sâfî etmek, noksânları gidermek

Tasannu‘: Derecesini yüksek göstermek maksadıyla kendini bezeyip bir nevi‘ riyâkârlık etmek

Tasvîr: Sûret ve şekil vermek

Tetâbuk: Mutâbık olmak, birbirine uymak

Tatmîn: İtmi’nân ve emniyet vermek, ızdırâbsız sükûnet vermek

Tezâhür-ü rubûbiyet: Cismânî ve rûhânî, maddî ve ma‘nevî her şeyi her cihetle terbiye edip kemâle ulaştırıcılık sıfatıyla muttasıf olan Allâh u Teâlâ Hazretleri’nin rubûbiyet sıfatının tecellîsinin âsârının kâinâtta mevcûdât ve mahlûkāt aynalarında zâhir ve âşikâr olmasıdır. Evet, Üstâdımız Risâle-i Nûr’da buyurdukları gibi, kâinâtın bütün mevcûdât ve mahlûkātında müşâhede olunup görünen kemâlât, Hâlik-ı Kâinât’ın rubûbiyet sıfatıyla muttasıf olduğunu isbat eder. Çünkü kâmilin eseri kâmil olur. Elbette mevcûdâtta görülen noksânsızlık Zât-ı Zülkemâl’in kemâl-i rubûbiyetiyle tecellîsini bildirir. Tezâhür-ü rubûbiyetini gösterir.

Teâvün: Birbirine yardım ve muâvenet etmek

Taarrüf-ü Rabbânî: Rabbânî taarrüf, yani Rabbü’l-Âlemîn Hazretleri’nin kendini tanıttırmak, bildirmek, bilinmek istemesi

Taaşşuk: Âşık olmak

291

Taahhüd-ü Rabbânî: Rabbânî taahhüd, yani Allâh u Teâlâ Hazretleri’nin kullarına bir şeyin i‘tâ ve icrâsını va‘d etmesi

Teferruât-ı şer‘iye: Şerîat-ı İslâmiyenin asıl esası ahkâmının şu‘beleri olan mes’eleler

Tefrîş: Yayıp döşemek

Tefsîr: Beyân ve keşfetmek, bir şeyin ma‘nâsını izhâr etmek

Tefevvuk: Fâik ve a‘lâ olmak, rütbe ve hüner cihetiyle ziyâdelik

Takdîr: Allâh u Teâlâ Hazretleri’nin ahvâl-i mevcûdâttan her bir hâli birer mikdâr-ı mahsûsla muayyen zamanlara ta‘yîn buyurmasıdır. Üstâdımız Yirmi Altıncı Söz olan Risâle-i Kader’de, kâinâtta vücûda gelen umûrun ve hâdisâtın hepsi, birer vakt-i mahsûsta Allâh u Teâlâ’nın takdîri ve ta‘yîniyle olduğunu, pek mükemmel bir sûrette isbat buyurmuşlardır.

Takdîs: Allâh u Teâlâ Hazretleri’nin şânına lâyık olmayan şeylerden tenzîhe delâlet eden ta‘bîrle vasfetmek ve i‘tikād etmek

Tekemmül: Noksâniyeti gidip kemâl bulmak, tamamlanmak

Tekvîn: Halk ve îcâd edici olan Allâh u Teâlâ Hazretleri’nin sıfatıdır.

Âyât-ı tekvîniye: Allâh u Teâlâ Hazretleri’nin tekvîn sıfatının muktezâsı kâinâttaki halk ve îcâd ettiği mevcûdât ki, Risâle-i Nûr’da Üstâdımızın ta‘bîriyle, kitâb-ı kebîr-i kâinât ve mücessem Kur’ân-ı ekber-i âlem denilen kitabın âyetleridir. Kur’ân-ı Kerîm’in âyetleri, âyât-ı kavliye ve kelâmiye olduğu gibi, kitâb-ı kebîr-i kâinâtın âyetleri de âyât-ı fiiliye ve hâliye olduğu Risâle-i Nûr’da bedâheten beyân edilmiş.

Taltîf: Lütuf ve kerem etmek

Telkîh: Aşılamak yani izdivâc-ı ma‘nevî ki, Risâle-i Nûr’da beyân edildiği gibi her âlemde, hatta nebâtât âleminde dahi cârîdir.

Temessül: Bir şey diğer bir şeyin sûretine misâline girmek

292

Temyîz: Birer alâmet-i fârika ile eşyâyı birbirinden ayırmak

Tenezzülât-ı kelâmiye: Kelâmla iltifât, yani Allâh u Teâlâ Hazretleri’nin kitaplar inzâliyle ve peygamberler irsâliyle kullarını muhâtab ittihâz ederek ve kelâmını onlara tevcîh ederek makāsıd-ı İlâhiyesini kullarına bildirmesidir. Üstâdımız Allâme-i Saîdü’n-Nûrsî hazretleri Yirmi Beşinci Söz olan İ‘câz-ı Kur’ân risâlesinde buyuruyorlar ki: Kur’ân şu âlem-i şehâdet perdesi arkasında olan âlem-i gayb cihetinden gelen iltifâtât-ı ebediye ve hitâbât-ı Sübhâniyedir.

Tenzîh: Allâh u Teâlâ Hazretleri’nin Zât-ı Kibriyâ’sının şânına lâyık olmayan şeylerden münezzeh ve mukaddes âlî ve pâk olduğunu i‘tikād ve ikrâr etmek

Tanzîf: Temiz ve pâk etmek

Tanzîm: Muntazaman dizmek, sıraya koymak

Tehlîl: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهْ demek

Tevâtür: Öyle kesretli bir cemâat-i azîmenin ittihâd ve ittifâklarıyla sâbit olan bir haberdir ki, aslâ o cemâat-i azîmenin yalana, kizbe ittifâk etmelerini akl-ı selîm tasavvur edemez.

Tevâzu‘: Kibirsizlik. Risâle-i Nûr’da tevâzu‘dan maksad, hakîkî tevâzu‘dur ki, insan kendi nefsinin benliğini terk edip maddî ve ma‘nevî makam ve rütbe mülâhazasından halâs olup, Hakk’a karşı ubûdiyetini idrâk etmektir.

Tavzîf: Vazîfelendirmek

Tavzîfât: Müteaddid vazîfelerle vazîfelendirmek

Evvelki harfi Se ile başlayan kelimeler

Semerât-ı uhreviye: Âhirete mahsûs sevâblar, meyveler

Semere-i hayat: Hayat meyveleri

293

Evvelki harfi Cim ile başlayan kelimeler

Câmidât: Cansız, kuru şeyler

Cezbe: Çekilmek.

Cezbekârâne: Cezb edici, kendine çekici

Cismâniyet: Cisme, cesede müteallik olan

Celâl: Azamet, heybet, kibriyâ, büyüklük

Cilve: Zâhir olmak, umûmiyet i‘tibâriyle güzel görünmek

Cilve-i esmâ: Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin tecelliyâtının eserlerinin mazharları aynalarında zuhûrudur.

Cemâl: Lütuf, rahmet, güzellik Hâşiye

Cemâl-i rahmet: Rahmet güzelliği

Cennet-i hususiye: Husûsî cennet

Cihâzât: Levâzımâtlar, çeyizler, maddî-ma‘nevî duygular, kuvveler

Cevvâl: Dönüp dolaşır olan

Cevv-i semâ: Semâ boşluğu, yer ile gök arasındaki boşluk

Cûş: Hareket etmek, kaynamak

Cevelân: Dönmek

Evvelki harfi Ha ile başlayan kelimeler

Hubb-u mehâsin: Güzellik muhabbeti

Huccet-i kātıa: Zâhir, vâzıh burhânlar

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç