
SAYFA 280
Evvelki harfi Elif ile başlayan kelimeler
Arabî kelimeler Tercümeleri
İbdâ‘: Allâh u Teâlâ Hazretleri’nin âletsiz, maddesiz, zamansız, mekânsız halk ve îcâdıdır. Esâsen ibdâ‘, ihdâs, ihtirâ‘, îcâd, inşâ, sun‘, halk, tekvîn, halk etmek, îcâd etmek, var eylemek ma‘nâlarına, birbirine ma‘nâca pek yakın kelimelerdir.
Ebedî: Dâimî olan
Ebediyet: Dâimlik ve zevâlsizlik
İttihâd: Birlik, ittifâk
İttifâk: Muvâfakat etmek, birbirine uymak
Âsâr-ı cemâliye: Allâh u Teâlâ Hazretleri’nin Cemâl sıfatına, yani lütuf ve rahmetine delâlet eden kâinâttaki eserler, âyetler, delîller
Âsâr-ı saltanat: Saltanat-ı İlâhiyenin sermediyet ve azamet ve heybetini gösteren eserler. Kâinâtta mütemâdiyen görünen hayat vermek, öldürmek, zengin etmek, fakîr etmek, azîz etmek, zelîl etmek, tahrîb, ta‘mîr, bunların emsâli eserler hep Cenâb-ı Hakk’ın saltanatının âsârı olduğu Risâle-i Nûr’da pek kat‘î olarak isbat edilmiş.
İcrâât-ı Celâliye: Allâh u Teâlâ Hazretleri’nin Celâl sıfatını, yani kibriyâ ve azametini tanıttıran kudret-i hakla husûle gelen icrâlar, yani tecelliyât-ı Celâliye
İcrâât-ı Sübhâniye: Noksân sıfatlardan münezzeh ve kemâl sıfatlarıyla muttasıf olan Allâh u Teâlâ Hazretleri’ne müteallik icrâât
Ecrâm-ı semâviye: Göklerdeki cisimler, seyyâreler, mahlûklar
Eczâ-yı asliye: Temel cüz’leri, esas parçaları
SAYFA 281
İcmâ‘: İttifâk etmek, yani Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın irtihâlinden sonra, her asırda müctehidlerin ve ulemânın bir mes’ele-i dîniyede ittihâd ve ittifâklarıdır.
İcmâl: İhtisâr etmek, kısaltmak
Ecmel: Ziyâde güzel
İhâta-i ilmiye: İlmî ihâta, yani Allâh u Teâlâ Hazretleri’nin her şeyi kemâliyle bilmesidir.
İhtifâl: Toplanma, büyük bir alay ile hürmet ve ta‘zîm. Cem‘i: İhtifâlât
Ehad: Vahdet ve infirâdla muttasıf, sıfât-ı kâmileyi câmi‘ olan zât-ı İlâhiye
İhdâs: Îcâd etmek, hâdis kılmak
İhsânperver: İyilik ve ihsân edici
İhyâ: Hayat vermek
İhbâr: Haber vermek
İhtilâl: İntizâmın hilâfı, yani şîrâzeden çıkmak
Uhrevî: Âhirete âit
İhlâs: Sâfî ve hâlis olmak, işinde ve sözünde sırrını tasfiye edip tâat ve ibâdette riyâyı ve gösterişi terk edip, sâde Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını kasdetmek
Uhuvvet: Risâle-i Nûr’un esas mesleği olan kardeşlik
İz‘ân: Tam idrâk etmek, bilmek
İrâde: Murad etmek, dilemek
İrşâd: Doğru yol göstermek
Erkân-ı îmâniye: Îmân esasları
İrhâsât: Peygamberlerde, nübüvvetlerinden evvel, ileride peygamberliklerine delîl olacak zuhûr eden hârikulâdeler
SAYFA 282
Ezelî: Kadîm ve sermedî olan, bidâyeti olmayan
Esbâb-ı maddiye: Zâhirî sebebler, vâsıtalar, vesîleler
Esbâbperest: Zâhirî sebeblerde ve vâsıtalarda te’sîr-i hakîkî iddiâ eden maddiyyûn
İstib‘âd: Uzak görmek
İstihsân: Tahsîn etmek, güzel görmek
İstihkāk: Liyâkat kazanmak
İstihdâm: Hizmete, vazîfeye koymak
İstihdâm-ı Rabbânî: HâşiyeRabbü’l-Âlemîn Hazretleri’ne mahsûs istihdâm ki, her eşyâyı şâmil hikmetiyle ehemmiyetli birer hizmetlerde ve vazîfelerde kullanmasıdır.
İstidlâl: Delîl taleb etmek veya zihnin eserden müessire intikāli veyâhûd delilin delâlet ettiği şeyi isbat etmek için matlûba irşâd eden ve kat‘î ilme sebeb olan delîlleri aramak
İstiâze: Allâh u Teâlâ’dan hıfz istemek, sığınmak
İsti‘dâd: Allâh u Teâlâ Hazretleri’nin eşyâya tevdî‘ buyurduğu kābiliyet kuvveleri
İstimdâd: Yardım istemek
İskât: Sükût ettirmek
Üslûb-u âlî: Kur’ân-ı Hakîm’in nazm-ı şerîfindeki kudsî, lâhûtî, hârika, âlî olan muntazamlık
İştiâl maddesi: Alevlenmek, şu‘lelenmek, yanmak maddeleri
İştiyâk: Arzu etmek
SAYFA 283
Eşhâd: Şâhidler
İşhâd: Şehâdet ettirmek
Asfiyâ-yı müdakkikîn: Îmân ve Kur’ân hakîkatlerini tahkîkte son derece dikkat eden ve insanlar arasında kemâlâtla imtiyâz bulmuş mümtâz zâtlar
Izdırâr: Çâresiz olmak
İtmi’nânkârâne: İ‘timâd ve rabt-ı kalb ile ızdırâbsız sükûnetle
Itnâb: Kelâmı uzatmak, tafsîl etmek. İlm-i belâgat âlimlerince ta‘rîfi şudur: Müteârif olan cümleden ziyâde cümle ile maksadı beyândır.
Etvâr: Tavrın cem‘i. Tavır: Bir hâlden diğer bir hâle intikāldir.
İ‘câz-ı Kur’ân: Kur’ân-ı Kerîm’in nazmen ve ma‘nen mu‘cize olup, onun belâgat ve fesâhatine beşer iktidarının yetişemeyip, beşeri muârazadan ebediyen âciz bırakmasıdır. Üstâdımız hazretleri Yirmi Beşinci Söz'de ve İşârâtü’l-İ‘câz tefsîrinde i‘câz-ı Kur’ân’ı güneş gibi isbat buyurmuşlardır. Ma‘lûmât isteyen o iki güneşe kalbinin aynalarını mukābil tutsun.
İ‘câz: Başkaları âciz bırakmak
U‘cûbe: Acîb ve garîb olan şeyin ismidir.
U‘cûbe-i hilkat: Hallâkiyet-i İlâhiyenin acâib ve garâibini câmi‘ olan insandır.
Âfâk: Ufkun cem‘i, etraf, cihât ma‘nâsına
Âfâkî: Hâricî, nefisten hâriç
İfhâm: Muhâtablarından her bir tabakaya maksadı anlatmak, fehim ettirmek
İfhâm: Muârızlarını susturmak, iskât etmek
İktidâr: Gücü yetmek
İmâte: Öldürmek
SAYFA 284
İmtizâc-ı kimyeviye: Kimyevî maddelerin birbirine karışması
İmtiyâz: Tefrîk etmek, temyîz etmek, birer alâmet-i fârika ile eşyâyı birbirinden ayırmak
Emr-i künfeyekûne mâlik: Allâh u Teâlâ Hazretleri’nin irâde-i Sübhâniyesinin taalluk ettiği şeyin sür‘atle husûlünü beyândır. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın emri bir şeye ol demesiyle, o şey vücûd bulur.
İmkân: Mümkün olmak, hadd-i kudrette dâhil olmak
İmkânât: Vücûd ile ademden mürekkeb olan mütesâviyü’t-tarafeyn, yani ademle vücûdu müsâvî
Emel: Ümîd ve recâ
Enâm: İnsanlar ve yeryüzünde olan mahlûkāt
İntisâb: Îmân ve ubûdiyetle kendisini Hâlik’ına, Rabbisine nisbet eylemek. Yani maiyet-i ma‘neviye-i İlâhiyeye girmek. Bu sır Risâle-i Nûr’da, hususan Yirmi Dördüncü Mektûb’da ve Yirmi Üçüncü Söz’de pek mükemmel isbat edilmiş.
İntizâm-ı ekmel: Nihâyet derecede mükemmel intizâm
Endişe: Fikir ve düşünce, telâşelenmek
İnsicâm: Nihâyet derecede güzel ve hikmetli olarak tertîb ve te’lîf
İntâk: Nutuk vermek, söyletmek
İn‘ikâs: Aks etmek, geri dönmek, hem aynada ve parlak şeylerde temessül etmek
Enfüs: İnsan, nefisler
Enfüsî: Nefiste olan, dâhilî, nefse âit
İnfikâk: Ayrılmak
İnkişâf: Açılmak, zâhir ve âşikâr olmak, bir şeyin perdesi kalkıp zâhir olmak
Enmûzec: Numûne, misâl, örnek
İnhidâm: Bozulup yıkılmak
SAYFA 285
İhtizâz: Şevk ile meyil ve hareket
İhtimâm: Dikkat
Ehl-i ihtisâs: Bir fende veya bir san‘atta husûsiyet ve imtiyâz ve meleke kazanmış olan ihtisâs ehli zâtlar
Ehl-i ilhâd: Hak ve sâbit olan doğru yoldan sapıp bâtıl yola meyledenler ve girenler
Ehl-i tahkîk: Îmân ve Kur’ân hakîkatlerini delilleriyle hak ve hakîkat üzere beyân eden ulemâlar
Ehl-i tedkîk: Ehl-i tahkîkin fevkınde hakîkatleri tahkîkte ziyâde dikkat eden müdakkik allâmeler
Ehl-i hakîkat: Sâbit ve vâki‘ olan bir şeyin keyfiyet ve mâhiyetini hakîkat üzere beyân edenler
Ehl-i hamiyet: Fenâlıktan ve haksızlıktan hoşlanmayan, gayretli ve nâmuslu kimseler
Ehl-i dünyâ: Âhireti düşünmeyip hemen dünyaya düşkün olanlar
Ehl-i sefâhet: Süflî şeylere meyyâl, akılsız ahmaklar ve nefislerinin zevkine düşkün alçaklar
Ehl-i şekāvet: Dîn-i mübîn-i İslâmın izni olmadığı türlü rezâleti irtikâb edenler
Ehl-i şuhûd: Bütün mevcûdâtta tevhîd delîllerini ayânen müşâhede eden ve gizli sırları Hakkın izniyle gören şuhûd ehli evliyâlar
Ehl-i keşif: Perdeli olup, his ile ma‘lûm olmayan mevcûdâtı ve vukūâtı biiznillâh perdesiz görüp haberdâr olan keşif ehli velîler
Ehl-i vifâk: Güzel işlerde birbirine muvâfakat edip uyan insanlar
Ehl-i sünnet: İ‘tikādiyâtta Şerîat-ı Ahmediye’ye asm ve Ashâb-ı Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a tâbi‘ olup Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hadîs-i şerîflerinden zâhir olan hakîkat ne ise ve Ashâb-ı Kirâm’ın hâli ne üzere cârî ise, onu bihakkın isbat eden cemâattir.
Evride: Boynun iki tarafındaki büyük şâh damarları
Üssül’esâs: Esasların esası, hakîkatlerin hakîkî kökü, temeli
SAYFA 286
Îsâr: Bezl ve atâ ma‘nâsına
Îcâz: Kelâmı muhtasar etmek, tafsîl etmemek. Ulemâ-yı ilm-i beyân ve belâgatçe ta‘rîfi şudur: Ma‘rûf ve müteârif olan cümleden kısa bir cümle ile maksadı ifadedir.
Îmân-ı bil’âhiret: Kıyâmetin vukūunu, haşir ve neşir, cennet ve cehennem, hesab, mîzân, mücâzât, mükâfât gibi umûr-u uhreviyeyi tasdîk etmek
Îmân-ı tahkîkî: Mü’minin kalbi, tasdîk nûruyla o derece münevver olmasıdır ki, o nûr bütün letâif-i insaniyeye nüfûz eder. Risâle-i Nûr’un kazandırdığı hakîkî îmân gibi ki, cemî‘-i âlem i‘tikādını tebdîle çalışsa, kalbe cüz’î bir şübhe ve âdî bir vesvese bile gelmez. Tasdîkinde inâyet-i hakla sâbit kalır.
İnkıyâd: İtâat etmek, mutî‘ olmak
Âyîne-i zîşuûr: Şuûr sâhibi ayna ki, insandır.
Âyîne-i Samedânî: Samediyet-i İlâhiyeyi gösteren ayna ki, insandır. Risâle-i Nûr’da âyîne-i Samedânîden maksad insandır ki, Üstâdımız Allâme-i Saîdü’n-Nûrsî Hazretleri insanın İsm-i A‘zam’a ve câmia mazhariyetini; ve kâinâtta mütecellî olan esmâ-yı İlâhînin tecelliyâtının in‘ikâsına en cem‘iyetli bir ayna olduğunu; ve insan denilen Samedânî aynada müşâhede olunan hakāikin hiç bir aynada görülmediğini; ve insan denilen nüsha-i suğrâdan okunan esrâr-ı gaybiye hiç bir nüshadan bilinmediğini beyândır. Üstâdımız Otuzuncu Söz’de ve Hulâsatü’l-Hulâsa’nın bir hâşiyesinde pek mükemmel îzâh buyurmuşlar. Oraya mürâcaat edilsin.
İlticâ: Sığınmak
İlhâd: Doğru ve hak olan yoldan sapıp bâtıl yola meyletmek, girmek
İlhâm: Feyiz yoluyla Cenâb-ı Hakk’ın velilere hâs bir vechile, yani Cibrîl aleyhisselâm vâsıtasız ilkā ve telkîn buyurması
SAYFA 287
Elvâh-ı misâliye: Misâlî levhalar, sahîfeler
Ulûhiyet: Ma‘bûdluk. Ulûhiyet-i fi’l-hakîka sıfâttandır. Fakat bazen bu sıfatın mevsûfu Zât-ı Zülcelâl murad olunur.
Evvelki harfi Be ile başlayan kelimeler
Bil’icmâ‘: İttifâk ve ittihâdla
Bedâhet: Ayân, âşikâr olmak
Bedâyi‘: Acâib ve garâib
Bedâyi‘-i san‘at: Sun‘-u kâmil hakla acîb ve garîb bir vechile îcâd olunan mevcûdât
Bedâyi‘-i fıtrat: Acîb ve garîb masnû‘, mahlûk-u acîb
Bedâyi‘-i kudret: Kudret-i şâmile-i hakla acîb ve garîb bir tarzda halk olunan mahlûkāt
Bedî‘: Müteaddid ma‘nâya gelir. Hakîkatte Bedî‘, eşyâyı muktezâ-yı hikmet üzere îcâd eden Allâh u Teâlâ’dır. Veyâhûd bir şey bir hâssa ile münferid olup, asrında veya her vakitte misli ma‘lûm olmazsa, ona da bedî‘ denilir. Acîb ve garîb olan şeye dahi bedî‘ denir.
Bedîhî: Açıktan, âşikâr ayân olarak
Berâhîn: Burhânlar, kuvvetli delîller, huccetler
Berzah: İki âlem arasında olup hiç birine dâhil olmayan bir fâsıl-ı gayr-i mütedâhildir.
Burhânü’n-nâtık Burhânü’s-sâdık: Nâtık, sâdık burhân ki, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Cenâb-ı Hakk her peygambere risâlet ve nübüvvetinin doğruluğunu ve sıdkını kavmine inandırmak ve kabûl ettirmek için bir burhân vermiş. Fakat Fahr-i Âlem’in asm bütün vücûd-u şerîfini burhân eylemiş. Üstâdımız Resûl-ü Ekrem’in asm nasıl bir burhân-ı hak olduğunu Risâle-i Nûr’da ezcümle Mu‘cizât-ı Ahmediye asm risâlesinde bilhassa Resûl-ü Ekrem’in asm mübârek elinde müteaddid burhân bulunduğunu