
SAYFA 164
[Altıncı Huccet-i Îmâniye ]
[Onuncu Söz’ün Dokuzuncu Hakîkati]
Bâb-ı ihyâ ve imâtedir:. İsm-i Hayy-ı Kayyûm’un, Muhyî ve Mümît’in cilvesidir. Hiç mümkün müdür ki, ölmüş, kurumuş koca arzı ihyâ eden; ve o ihyâ içinde her biri beşer haşri gibi acîb, üç yüz binden ziyâde envâ‘-ı mahlûkātı haşir ve neşredip kudretini gösteren; ve o haşir ve neşir içinde, nihâyet derecede karışık ve ihtilât içinde, nihâyet derecede imtiyâz ve tefrîk ile ihâta-i ilmiyesini gösteren; ve bütün semâvî fermanları ile beşerin haşrini va‘d etmekle, bütün ibâdının enzârını saâdet-i ebediyeye çeviren; ve bütün mevcûdâtı baş başa, omuz omuza, el ele verdirip, emir ve irâdesi dâiresinde döndürüp, birbirine yardımcı ve musahhar kılmakla azamet-i rubûbiyetini gösteren; ve beşeri, şecere-i kâinâtın en câmi‘, en nâzik, en nâzenîn, en nâzdâr ve en niyâzdâr bir meyvesi yaratıp kendine muhâtab ittihâz ederek, her şeyi ona musahhar kılmakla, insana bu kadar ehemmiyet verdiğini gösteren bir Kadîr-i Rahîm, bir Alîm-i Hakîm, kıyâmeti getirmesin? Haşri yapmasın veya yapamasın? Beşeri ihyâ etmesin veya edemesin? Mahkeme-i Kübrâ’yı açamasın? Cennet ve cehennemi yaratmasın? Hâşâ ve kellâ
Evet, şu âlemin Mutasarrıf-ı Zîşân’ı, her asırda, her senede, her günde, bu dar ve muvakkat rûy-u zemînde haşr-i ekberin ve meydân-ı kıyâmetin pek çok emsâlini ve numûnelerini ve işârâtını îcâd ediyor. Ezcümle, haşr-i bahârîde görüyoruz ki: Beş-altı gün zarfında küçük-büyük hayvanât ve nebâtâttan üç yüz binden ziyâde envâı, haşredip neşrediyor. Bütün ağaçların, otların köklerini ve bir kısım hayvanları aynen ihyâ edip iâde ediyor. Başkalarını ayniyet derecesinde bir misliyet sûretinde îcâd ediyor. Hâlbuki maddeten farkları pek az olan tohumcuklar, o kadar karışmış iken, kemâl-i imtiyâz ve teşhîs ile, o kadar sür‘at ve vüs‘at ve suhûlet içinde, kemâl-i intizâm ve mîzân ile, altı gün veya altı hafta zarfında ihyâ ediliyor. Hiç kābil midir ki, bu işleri yapan zâta bir şey ağır gelebilsin? Semâvât ve arzı altı günde halk edemesin? İnsanı, bir sayha ile haşredemesin? Hâşâ
SAYFA 165
Acaba mu‘ciznümâ bir kâtib bulunsa, harfleri ya bozulmuş veya mahvolmuş üç yüz bin kitabı tek bir sahîfede, karıştırmaksızın, galatsız, sehivsiz, noksânsız, hepsini beraber, gāyet güzel bir sûrette bir saatte yazarsa, birisi sana dese: Şu kâtib, kendi te’lîf ettiği senin suya düşmüş olan kitabını, yeniden bir dakîka zarfında hâfızasından yazacak. Sen diyebilir misin ki: Yapamaz, inanmam.
Veyâhûd bir sultân-ı mu‘cizekâr, kendi iktidarını göstermek için veya ibret ve tenezzüh için, bir işaretle dağları kaldırır, memleketleri tebdîl eder, denizleri karalara çevirdiğini gördüğün hâlde; sonra görsen ki, büyük bir taş, dereye yuvarlanmış. O zâtın kendi ziyafetine da‘vet ettiği misafirlerinin yolunu kesmiş, geçemiyorlar. Biri sana dese: O zât, bir işaretle o taşı, ne kadar büyük olursa olsun kaldıracak veya dağıtacak. Misafirlerini yolda bırakmayacak. Sen desen ki: Kaldırmaz veya kaldıramaz.
Veyâhûd bir zât, bir günde yeniden büyük bir orduyu teşkîl ettiği hâlde, biri dese: O zât, bir boru sesiyle efrâdı istirâhat için dağılmış olan taburları toplar. Taburlar nizâmı altına girerler. Sen desen ki: İnanmam. Ne kadar dîvânece hareket ettiğini anlarsın.
İşte şu üç temsîlî fehmettin ise, bak: Nakkāş-ı Ezelî gözümüzün önünde kışın beyaz sahîfesini çevirip, bahar ve yaz yeşil yaprağını açıp, rûy-i arzın sahîfesinde üç yüz binden ziyâde envâı, kudret ve kader kalemiyle ahsen-i sûret üzere yazar. Birbiri içinde, birbirine karışmaz, beraber yazar. Birbirine mâni‘ olmaz. Teşkîlce, sûretçe birbirinden ayrı, hiç şaşırtmaz, yanlış yazmaz.
Evet, en büyük bir ağacın rûh programını bir nokta gibi en küçük bir çekirdekte derc edip muhâfaza eden Zât-ı Hakîm-i Hafîz, vefât edenlerin rûhlarını nasıl muhâfaza eder, denilir mi? Ve küre-i arzı bir sapan taşı gibi çeviren Zât-ı Kadîr, âhirete giden misafirlerinin yolunda, nasıl bu arzı kaldıracak veya dağıtacak, denilir mi? Hem hiçten, yeniden bütün zîhayatın ordularını, bütün cesedlerinin taburlarında kemâl-i intizâm ile zerrâtı اَمْرِ كُنْ فَیَكُونْ ile kaydedip yerleştiren, ordular îcâd eden Zât-ı Zülcelâl, tabur-misâl, cesedin nizâmı altına girmekle birbiriyle tanışan zerrât-ı esâsiye ve eczâ-yı asliyesini bir sayha ile nasıl toplayabilir, denilir mi?
SAYFA 166
Hem bu bahar haşrine benzeyen dünyanın her devrinde, her asrında, hatta gece gündüzün tebdîlinde, hatta cevv-i havada bulutların îcâd ve ifnâsında, haşre numûne ve misâl ve emâre olacak ne kadar nakışlar yaptığını gözünle görüyorsun. Hatta eğer hayâlen bin sene evvel kendini farz etsen, sonra zamanın iki cenâhı olan mâzî ile müstakbeli birbirine karşılaştırsan, asırlar, günler adedince misâl-i haşir ve kıyâmetin numûnelerini göreceksin. Sonra bu kadar numûne ve misâlleri müşâhede ettiğin hâlde, haşr-i cismânîyi akıldan uzak görüp, istib‘âd etmekle inkâr etsen, ne kadar dîvânelik olduğunu, sen de anlarsın.
Bak, Fermân-ı A‘zam bahsettiğimiz hakîkate dâir ne diyor? فَانْظُرْ اِلٰٓی اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَیْفَ یُحْیِی الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا ط اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْیِی الْمَوْتٰی وَهُوَ عَلٰی كُلِّ شَیْءٍ قَدٖیرٌ
Elhâsıl: Haşre mâni‘, hiç bir şey yoktur. Muktezîsi ise her şeydir. Evet, mahşer-i acâib olan şu koca arzı, âdî bir hayvan gibi imâte ve ihyâ eden; ve beşer ve hayvana hoş bir beşik, güzel bir gemi yapan; ve güneşi onlara şu misâfirhânede ışık verici ve ısındırıcı bir lâmba eden; ve seyyârâtı meleklerine tayyâre yapan bir zâtın, bu derece muhteşem ve sermedî rubûbiyeti ve bu derece muazzam ve muhît hâkimiyeti, elbette böyle geçici, devamsız, bî-karâr, ehemmiyetsiz, mütegayyir, bekāsız, nâkıs, tekemmülsüz umûr-u dünyâ üzerinde kurulmaz ve durmaz.
Demek ona şâyeste, dâimî, berkarâr, zevâlsiz, muhteşem bir diyâr-ı âhar var. Başka bâkî bir memleketi vardır. Bizi onun için çalıştırır. Oraya da‘vet eder. Ve oraya nakil edileceğine, zâhirden hakîkate geçen ve kurb-u huzûruna müşerref olan bütün ervâh-ı neyyire ashâbı, bütün kulûb-ü münevvere aktâbı, bütün ukūl-ü nûrâniye erbâbı şehâdet ediyorlar. Bir mükâfât ve mücâzât ihzâr ettiğini, müttefikan haber veriyorlar. Ve mükerreren pek kuvvetli va‘d ve pek şiddetli tehdîd eder diye, naklederler. Hulfülva‘d ise, hem zillet, hem tezellüldür. Hiç bir cihetle celâl ve kudsiyetine yanaşamaz. Hulfü’l-vaîd ise, ya afdan veya aczden gelir.
SAYFA 167
Hâlbuki küfür, cinâyet-i mutlakadır Hâşiye. Affa kābil değil. Kadîr-i Mutlak ise, aczden münezzeh ve mukaddestir. Şâhidler, muhbirler ise, mesleklerinde, meşreblerinde, mezheblerinde muhtelif oldukları hâlde, kemâl-i ittifâkla şu mes’elenin esasında müttehiddirler. Kesretçe tevâtür derecesindedirler. Keyfiyetçe icmâ‘ kuvvetindedirler. Mevki‘ce her biri, nev‘-i beşerin bir yıldızı, bir tâifenin gözü, bir milletin azîzidirler. Ehemmiyetçe şu mes’elede hem ehl-i ihtisâs, hem ehl-i isbâttırlar. Hâlbuki bir fende veya bir san‘atta iki ehl-i ihtisâs, binler başkalardan müreccahtırlar. Ve ihbârda iki müsbit, binler nâfîlere tercîh edilirler. Meselâ Ramazân hilâlinin sübûtunu ihbâr eden iki adam, binler münkirlerin inkârlarını hiçe atarlar.
Elhâsıl: Dünyada bundan daha doğru bir haber, daha sağlam bir da‘vâ, daha zâhir bir hakîkat olamaz. Demek şübhesiz dünya bir mezraadır. Mahşer ise bir beyderdir, bir harmandır. Cennet ve cehennem ise, birer mahzendirler.
SAYFA 168
[Yedinci Huccet-i Îmâniye ]
[Otuz Üçüncü Mektûb’un On Yedinci Penceresi]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ اِنَّ فِی السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَاٰیَاتٍ لِلْمُؤْمِنٖینَ
Zemînin yüzünü yaz zamanında temâşâ edip görüyoruz ki: Îcâd-ı eşyâda müşevveşiyeti iktizâ eden ve intizâmsızlığa sebeb olan nihâyetsiz sehâvet ve bir cûd-u mutlak, gāyet derecede bir insicâm ve intizâm içinde görünüyor. İşte, zemîn yüzünü tezyîn eden bütün nebâtâtı gör
Hem mîzânsızlığı ve kabalığı iktizâ eden, îcâd-ı eşyâdaki sür‘at-i mutlaka dahi, kemâl-i mevzûniyet içinde görünüyor. İşte, zemîn yüzünü süslendiren bütün meyvelere bak Hem ehemmiyetsizliği, belki çirkinliği iktizâ eden kesret-i mutlaka dahi, kemâl-i hüsn-ü san‘at içinde görünüyor. İşte, yeryüzünü yaldızlayan bütün çiçeklere bak
Hem san‘atsızlığı, basitliği iktizâ eden îcâd-ı eşyâdaki suhûlet-i mutlaka dahi, nihâyetsiz derecede san‘atkârlık ve mahâret ve ihtimâmkârlık içinde görünüyor. İşte, yeryüzündeki ağaç ve nebâtât cihâzâtının sandukçaları ve programları ve târîhçe-i hayatlarının kutucukları hükmünde olan bütün tohumlara, çekirdeklere dikkatle bak
Hem ihtilâf ve ayrılığı iktizâ eden uzaklık ve bu‘d-u mutlak dahi, bir ittifâk-ı mutlak içinde görünüyor. İşte, bütün aktâr-ı zemînde zer‘ edilen her nevi‘ hubûbâta bak Hem karışmayı ve bulaşmayı iktizâ eden kemâl-i ihtilât, bilakis kemâl-i imtiyâz ve tefrîk içinde görünüyor. İşte, bütün yer altına karışık atılan ve madde i‘tibâriyle birbirine benzeyen tohumların sünbül vaktinde kemâl-i imtiyâzları ve ağaçlara giren muhtelif maddelerin yaprak, çiçek ve meyvelere kemâl-i imtiyâz ile tefrîkleri ve mideye giren karışık gıdaların muhtelif a‘zâ ve hüceyrâta göre kemâl-i imtiyâz ile ayrılmalarına bak, kemâl-i hikmet içinde kemâl-i kudreti gör
SAYFA 169
Hem ehemmiyetsizliği, kıymetsizliği iktizâ eden gāyet derecede mebzûliyet ve nihâyet derecede ucuzluk dahi, yeryüzünde masnûâtça, san‘atça nihâyet derecede kıymetdâr ve pahalı bir keyfiyette görünüyor. İşte, o hadsiz acâib-i san‘at içinde yeryüzünün Rahmânî sofrasında, yalnız kudretin şekerlemeleri olan dutların nev‘lerine bak Kemâl-i rahmeti kemâl-i san‘at içinde gör
İşte, bütün rûy-i zemînde gāyet kıymetdarlık ile beraber, hadsiz ucuzluk; ve hadsiz ucuzluk içinde hadsiz ihtilât ve karışıklık ile beraber, hadsiz imtiyâz ve tefrîk; ve hadsiz imtiyâz ve tefrîk içinde gāyet uzaklık ile beraber, son derecede muvâfakat ve benzeyiş; ve son derece benzemek içinde gāyet derecede suhûlet ve kolaylık ile beraber, gāyet derecede ihtimâmkârâne yapılış; ve gāyet derecede güzel yapılış içinde sür‘at-i mutlaka ve çabukluk ile beraber, gāyet derecede mevzûn ve mîzânlı ve israfsızlık; ve gāyet derecede israfsızlık içinde son derece çokluk ve kesret ile beraber, son derece hüsn-ü san‘at; ve son derece hüsn-ü san‘at içinde nihâyet derecede sehâvet ile beraber intizâm-ı mutlak, elbette gündüz ışığı, ışık güneşi gösterdiği gibi, bir Kadîr-i Zülcelâl’in, bir Hakîm-i Zülkemâl’in, bir Rahîm-i Zülcemâl’in vücûb-u vücûduna ve kemâl-i kudretine ve cemâl-i rubûbiyetine ve vahdâniyetine ve ehadiyetine şehâdet ederler. Ve لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰی sırrını gösterirler.
Şimdi ey bîçâre câhil, gāfil, muannid, muattıl Bu hakîkat-i uzmâyı ne ile tefsîr edebilirsin? Bu nihâyet derecede mu‘cize ve hârika keyfiyeti ne ile îzâh edebilirsin? Bu hadsiz derecede acîb şu san‘atları neye isnâd edebilirsin? Bu yeryüzü derecesinde geniş bu pencereye hangi perde-i gafleti atıp kapatabilirsin? Senin tesâdüfün nerede, tabiat dediğin ve güvendiğin şuûrsuz yoldaşın ve dalâlette istinâdgâhın ve arkadaşın nerede? Bu işlere tesâdüfün karışması yüz derece muhâl değil mi? Ve şu hârika işlerin binden birini tabiata havâlesi, bin derece muhâl olmuyor mu? Yoksa câmid, âciz tabiatın her bir şeyin içinde, o şeyden yapılan eşyâ adedince ma‘nevî makineleri, matbaaları mı var?
SAYFA 170
[Sekizinci Huccet-i Îmâniye ]
Üçüncü Şuâ‘
[Mukaddime]
Bu Sekizinci Huccet-i Îmâniye olan Üçüncü Şuâ‘ Risâlesi, vücûb-u vücûda ve vahdâniyete delâlet ettiği gibi, hem delail-i kat’iyye ile rubûbiyetinin ihâtasına ve kudretinin azametine delâlet eder. Hem hâkimiyetinin ihâtasına ve rahmetinin şumûlüne dahi delâlet eder, hem isbat eder. Hem kâinâtın bütün eczâsına hikmetinin ihâtasını ve ilminin şumûlünü isbat eder. Elhâsıl, bu Sekizinci Huccet-i Îmâniye’nin her bir mukaddimesinin sekiz netîcesi var. Ve bu sekiz mukaddimelerin her biri, sekiz netîceyi delilleriyle isbat eder ki, bu cihette bu Sekizinci Huccet-i Îmâniye’de yüksek meziyetler vardır.
[Münâcât]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
اِنَّ فٖی خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّیْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتٖی تَجْرٖی فِی الْبَحْرِ بِمَا یَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْیَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فٖیهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍ وَتَصْرٖیفِ الرِّیَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَیْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰیَاتٍ لِقَوْمٍ یَعْقِلُونَ
Yâ İlâhî ve yâ Rabbî Ben îmânın gözüyle ve Kur’ân’ın ta‘lîmiyle ve nûruyla ve Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dersiyle ve ism-i Hakîm’in göstermesiyle görüyorum ki, semâvâtta hiç bir deverân ve hiç bir hareket yoktur ki, böyle intizâmıyla senin mevcûdiyetine işâret ve delâlet etmesin. Ve hiç bir ecrâm-ı semâviye yoktur ki, sükûtuyla, gürültüsüz vazîfe görmesiyle, direksiz durmalarıyla senin rubûbiyetine ve vahdetine şehâdeti ve işareti olmasın. Ve hiç bir yıldız yoktur ki, mevzûn hilkatiyle, muntazam vaz‘iyetiyle ve nûrânî tebessümüyle ve bütün yıldızlara mümâselet ve müşâbehet
SAYFA 171
sikkesiyle senin haşmet-i ulûhiyetine ve vahdâniyetine işâret ve şehâdette bulunmasın. Ve on iki seyyâreden hiç birsi yoktur ki, hikmetli hareketiyle ve itâatli musahhariyetiyle ve intizâmlı vazîfesiyle ve ehemmiyetli peykleriyle senin vücûb-u vücûduna şehâdet ve saltanat-ı ulûhiyetine işâret etmesin.
Evet, gökler sekeneleriyle, her biri tek başıyla şehâdet ettikleri gibi, hey’et-i mecmûasıyla derece-i bedâhette şehâdet ederler.
Ey zemîni ve gökleri yaratan yaratıcı Senin vücûb-u vücûduna öyle zâhir şehâdet; ve ey zerrâtı muntazam mürekkebâtıyla tedbîrini gören ve idare eden; ve bu seyyâre yıldızları manzûm peykleriyle döndüren ve emrine itâat ettiren Senin vahdetine ve birliğine öyle kuvvetli şehâdet ederler ki, göğün yüzünde bulunan yıldızlar sayısınca nûrânî burhânlar ve parlak delîller, o şehâdeti tasdîk ederler.
Hem bu sâfî, temiz, güzel gökler, fevkalâde büyük ve fevkalâde sür‘atli ecrâmıyla, muntazam bir ordu ve elektrik lâmbalarıyla süslenmiş bir saltanat donanması vaz‘iyetini göstermesi cihetiyle, senin rubûbiyetinin haşmetine ve her şeyi îcâd eden kudretinin azametine zâhir delâlet; ve hadsiz semâvâtı ihâta eden hâkimiyetinin ve her zîhayatı kucağına alan rahmetinin hadsiz genişliklerine kuvvetli işâret; ve bütün mahlûkāt-ı semâviyenin bütün işlerine ve keyfiyetlerine taalluk eden ve avucuna alan ve tanzîm eden ilminin her şeyi ihâtasına; ve hikmetinin her şeye şumûlüne şübhesiz şehâdet ederler. Ve o şehâdet ve delâlet o kadar zâhirdir ki, güyâ yıldızlar, şâhid olan göklerin şehâdet kelimeleri ve tebessüm eden nûrânî delilleridirler.
Hem semâvât meydanında ve denizinde ve fezâsındaki yıldızlar ise, mutî‘ neferler, muntazam sefîneler, hârika tayyâreler, acâib lâmbalar gibi vaz‘iyetleriyle senin saltanat-ı ulûhiyetinin şa‘şaasını gösteriyorlar. Ve o ordunun efrâdından olan güneşimizin seyyârelerinde ve zeminimizdeki vazîfelerinin delâlet ve ihtârıyla, güneşin sâir arkadaşları olan yıldızların bir kısmı âhiret âlemlerine bakarlar, vazîfesiz değiller. Belki bâkî olan âlemlerin güneşleridirler.