
SAYFA 1
Asâ-yı Mûsâ
Mecmûası
Müellifi
Saîdü’n-Nûrsî
Bedîüzzamân
Hicrî
1366
Bu mecmûa
On Birinci Şuâ‘ - Meyve Risâlesi; on bir mes’ele-i nûraniyesi var.
Huccetullâhi’l-Bâliğa Risâlesi; on bir huccet-i îmâniye-i kâtıası var
Yirminci Lem‘a İhlâs Risâlesi;
Yirmi Birinci Lem‘a İhlâs Risâlesi;
19. Lem‘a İktisad Risâlesi;
28. Mektub’dan Şükür Risâlesi;
Ve Arabiyyü’l-ibâre Hulâsatü’l-Hulâsa Risâlesi ile; îmânî ve hakîkî güzel mektûbları; ve îzâhlı bir lugat cedvelini muhtevîdir.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 2
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
İmâm-ı Alî radıyallâhü anh Celcelûtiye'sinde, pek kuvvetli ve sarâhate yakın bir tarzda Risâle-i Nûr’dan ve ehemmiyetli risâlelerinden aynı numara ile haber verdiğini, Yirmi Sekizinci Lem‘a ile Sekizinci Şuâ‘ tam isbat etmişler. Ve İmâm-ı Alî radıyallâhü anh, Risâle-i Nûr’un en son risâlesini Celcelûtiye’de وَاسْمُ عَصَا مُوسٰی بِهِ الظُّلْمَةُ انْجَلَتْ fıkrasıyla haber veriyor. Biz bir iki sene evvel Âyetü’l-Kübrâ’yı en son zannetmiştik. Hâlbuki, şimdi altmış dörtte te’lîfçe Risâle-i Nûr’un tamam olması ve bu cümle-i Aleviyenin meâlini, yani karanlığı dağıtacak, Asâ-yı Mûsâ as gibi ışık verecek, sihirleri ibtâl edecek bir risâleden haber vermesi ve bu mecmûanın Meyve kısmı bir müdâfaa hükmüne geçip başımıza çöken dehşetli, zulümlü zulmetleri dağıttığı gibi, Huccetler kısmı da nûrlara karşı cebhe alan felsefe karanlıklarını izâle edip Ankara ehl-i vukūfunu teslîme ve takdîre mecbûr etmesi ve istikbâldeki zulmetleri izâle edeceğine çok emâreler bulunması ve Asâ-yı Mûsâ as bir taşta on iki çeşme akıtmasına ve on bir mu‘cizeye medâr olmasına mukābil ve müşâbih; bu son mecmûa dahi Meyve on bir mes’ele-i nûraniyesi ve Huccetullâhi’l-Bâliğa kısmı on bir huccet-i kātıası bulunması cihetinde bize kanâat verdi ki: İmâm-ı Alî radıyallâhü anh, o fıkra ile doğrudan doğruya bu Asâ-yı Mûsâ as ismindeki mecmûaya bakar. Ve ondan tahsînkârâne haber veriyor.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 3
[بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ]
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, sıddîk kardeşlerim,
Mâdem Risâle-i Nûr makine ile taammüm etmeye başlamış. Ve mâdem felsefe ve hikmet-i cedîdeyi okuyan mektebliler ve muallimler çoklukla Risâle-i Nûr’a yapışıyorlar. Elbette bir hakîkat beyân etmek lâzım geliyor. Şöyle ki: Risâle-i Nûr’un şiddetle tokat vurduğu ve hücûm ettiği felsefe ise, mutlak değildir. Belki muzır kısmınadır. Çünki felsefenin hayât-ı ictimâiye-i beşeriyeye ve ahlâk ve kemalât-ı insâniyeye ve san‘atın terakkıyâtına hizmet eden felsefe ve hikmet kısmı ise, Kur’ân ile barışıktır. Belki Kur’ân’ın hikmetine hâdimdir. Muâraza edemez. Bu kısma Risâle-i Nûr ilişmiyor.
İkinci kısım felsefe ise, dalâlete ve ilhâda ve tabiat bataklığına düşürmeye vesîle olduğu gibi; sefâhet ve lehviyât ile gaflet ve dalâleti netice verdiğinden ve sihir gibi hârikalarıyla Kur’ân’ın mu‘cizekâr hakîkatleriyle muâraza ettiği için, Risâle-i Nûr ekser eczâlarında mîzânlarla ve kuvvetli ve burhânlı muvâzenelerle felsefenin yoldan çıkmış bu kısmına ilişiyor, tokatlıyor. Müstakîm, menfaatdâr felsefeye ilişmiyor. Onun için mektebliler Risâle-i Nûr’a i‘tirâzsız çekinmeyerek giriyorlar ve girmelidirler.
Fakat gizli münâfıklar, nasıl ki bir kısım hocaları, bütün bütün ma‘nâsız ve haksız bir tarzda ehl-i medresenin ve hocaların hakîkî malı olan Risâle-i Nûr aleyhinde isti‘mâl ettikleri gibi; bazı felsefecilerin enâniyet-i ilmiyelerini tahrîk edip, Nûrlar aleyhinde isti‘mâl etmek ihtimâline binâen, bu hakîkat Asâ-yı Mûsâ ve Zülfikār mecmûaları başında yazılsa münâsib olur.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 4
[Asâ-yı Mûsâ’dan Birinci Kısım]
Denizli Hapsinin
Bir Meyvesi
Müellifi
Saîdü’n-Nûrsî
Bedîüzzamân
Hicrî
1366
SAYFA 5
[On Birinci Şuâ‘]
Zındıka ve küfr-ü mutlaka karşı, Risâle-i Nûr’un bir müdâfaanâmesidir. Ve bu hapsimizde hakîkî müdâfaanâmemiz dahi budur. Çünki yalnız buna çalışıyoruz. Bu risâle, Denizli hapishânesi’nin bir meyvesi ve bir hâtırası ve iki Cum‘a gününün mahsûlüdür.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ فَلَبِثَ فِی السِّجْنِ بِضْعَ سِنٖینَ
Âyetinin ihbârı ve sırrıyla Yusuf aleyhisselâm, mahbûsların pîridir. Ve hapishâne, bir nevi‘ medrese-i Yûsufiye olur. Mâdem Risâle-i Nûr şâkirdleri iki def‘adır çoklukla bu medreseye giriyorlar. Elbette Risâle-i Nûr’un hapse temas ettiği ve isbat ettiği bir kısım mes’elelerinin kısacık hulâsalarını, bu terbiye için açılan dershânede okumak ve okutmakla tam terbiye almak lâzım geliyor. İşte o hulâsalardan beş, altı tanesini beyân ediyoruz.
[Birincisi]
Dördüncü Söz’de îzâhı bulunan, her gün yirmi dört sâat sermâye-i hayatı, Hâlikımız bize ihsân ediyor. Tâ ki, iki hayâtımıza lâzım olan şeyler, o sermaye ile alınsın. Biz kısacık hayât-ı dünyeviyeye yirmi üç saati sarf edip, beş farz namaza kâfî gelen bir saati, pek çok uzun olan hayat-ı uhreviyemize sarf etmezsek, ne kadar hilâf-ı akıl bir hatâ; ve o hatânın cezâsı olarak hem kalbî, hem rûhî sıkıntıları çekmek; ve o sıkıntılar yüzünden ahlâkını bozmak ve me’yûsâne hayatını geçirmek sebebiyle, değil terbiye almak, belki terbiyenin aksine gitmekle ne derece hasâret ederiz, kıyâs edilsin.
Eğer bir saati beş farz namaza sarf etsek, o hâlde hapis ve musîbet müddetinin her bir saati, bazen bir gün ibâdet; ve fânî bir saati, bâkî saatler hükmüne geçebilmesi; ve kalbî ve rûhî me’yûsiyet ve sıkıntıların kısmen zevâl bulması; ve hapse sebebiyet veren hatâlara keffâreten affettirmesi; ve hapsin hikmeti olan terbiyeyi alması, ne derece kârlı bir imtihân, bir ders ve musîbet arkadaşlarıyla tesellîdârane bir hoş sohbet olduğu düşünülsün.
SAYFA 6
Dördüncü Söz’de denildiği gibi, bin lira ikrâmiye kazancı için, bin adam iştirâk etmiş bir piyango kumarına, yirmi dört lirasından beş on lirasını veren; ve yirmi dörtten birisini, ebedî bir mücevherât hazînesinin biletine vermeyen hâlbuki dünyevî piyangoda o bin lirayı kazanmak ihtimâli, binde birdir. Çünki bin hissedâr daha var ve uhrevî mukadderât-ı beşer piyangosunda ise, hüsn-ü hâtimeye mazhar ehl-i îmân için kazanç ihtimâli binde dokuz yüz doksan dokuz olduğuna yüz yirmi dört bin enbiyânın ona dâir haberlerini keşif ile tasdîk eden evliyâdan ve asfiyâdan had ve hesaba gelmez sâdık muhbirler haber verdikleri hâlde, evvelki piyangoya koşmak, ikincisinden kaçmak, ne derece maslahata muhâlif düşer, mukāyese edilsin.
Bu mes’elede hapishâne müdürleri ve sergardiyanları ve belki memleketin idare müdebbirleri ve âsâyiş muhâfızları, Risâle-i Nûr’un bu dersinden memnûn olmaları gerektir. Çünki bin mütedeyyin ve cehennem hapsini her vakit tahattur eden adamların idare ve inzibâtı, on namazsız ve i‘tikādsız, yalnız dünyevî hapsi düşünen ve haram ve helâl bilmeyen ve kısmen serseriliğe alışan adamlardan daha kolay olduğu çok tecrübelerle görülmüş.
[İkinci Mes’elenin Hulâsası]
Risâle-i Nûr’dan Gençlik Rehberi’nin güzelce îzâh ettiği gibi, ölüm o kadar kat‘î ve zâhirdir ki, bugünün gecesi ve bu güzün kışı gelmesi gibi ölüm başımıza gelecek. Bu hapishâne nasıl ki, mütemâdiyen girenler ve çıkanlar için muvakkat bir misâfirhânedir. Öyle de zemîn yüzü dahi, acele hareket eden kafilelerin yollarında bir gecelik konmak ve göçmek için bir handır. Her bir şehri yüz def‘a mezaristana boşaltan ölüm, elbette hayattan ziyâde bizden bir istediği var. İşte bu dehşetli hakîkatin muammâsını Risâle-i Nûr hall ve keşfetmiş. Bir kısacık hulâsası şudur:
Mâdem ölüm öldürülmüyor. Ve kabir kapısı kapanmıyor. Elbette bu ecel cellâdının elinden ve kabir haps-i münferidinden kurtulmak çâresi varsa, insanın en büyük ve her şeyin fevkınde bir endişesi, bir mes’elesidir. Evet, çâresi var. Ve Risâle-i Nûr, Kur’ân’ın sırrıyla o çâreyi iki kerre iki dört eder derecesinde kat‘î isbat etmiş. Kısacık hulâsası şudur ki:
SAYFA 7
Ölüm, ya i‘dâm-ı ebedîdir; hem o insanı, hem bütün ahbâbını ve akāribini asacak bir darağacıdır. Veyâhûd başka bir bâkî âleme gitmek ve îmân vesîkasıyla saâdet sarayına girmek için bir terhîs tezkeresidir. Ve kabir ise, ya karanlıklı bir haps-i münferid ve dipsiz bir kuyudur. Veyâhûd bu zindân-ı dünyâdan, bâkî ve nûrânî bir ziyafetgâha ve bâğistana açılan bir kapıdır. Bu hakîkati Gençlik Rehberi bir temsîl ile isbat etmiş.
Meselâ, bu hapsin bahçesinde asmak için darağaçları konulmuş. Ve onların dayandıkları duvarın arkasında, gāyet büyük ve umûm dünya iştirâk etmiş bir piyango dâiresi kurulmuş. Biz bu hapisteki beş yüz kişi, her hâlde, hiç müstesnâsı yok ve kurtulmak mümkün değil, bizi birer birer o meydana çağıracaklar. Ya Gel, i‘dâm i‘lânını al, darağacına çık. veya Dâimî haps-i münferid pusulasını tut, bu açık kapıya gir. Veyâhûd Sana müjde Milyonlar altın bileti sana çıkmış, gel, al diye her tarafta i‘lânâtlar yapılıyor. Biz de gözümüzle görüyoruz ki, birbiri arkasında o darağaçlarına çıkıyorlar. Bir kısmının asıldıklarını müşâhede ediyoruz. Bir kısmı da darağaçlarını basamak yapıp o duvarın arkasındaki piyango dâiresine girdiklerini, orada büyük ve ciddî me’mûrların kat‘î haberleriyle görür gibi bildiğimiz bir sırada, bu hapishânemize iki hey’et girdi.
Bir kafile, ellerinde çalgılar, şarablar, zâhirde gāyet tatlı helvalar, baklavalar bizlere yedirmeye çalıştılar. Fakat o tatlılar zehirlidirler. İnsî şeytanlar, içlerine zehir atmışlar. İkinci cemâat ve hey’et, ellerinde terbiyenâmeler ve helâl yemekler ve mübârek şerbetler var. Bizlere hediye veriyorlar. Ve bil’ittifâk, beraber, pek ciddî ve kat‘î diyorlar ki:
Eğer o evvelki hey’etin sizi tecrübe için verdiği hediyelerini alsanız, yeseniz, bu gözümüz önündeki şu darağaçlarında başka gördükleriniz gibi asılacaksınız. Eğer bizim bu memleket hâkiminin fermanıyla getirdiğimiz hediyeleri evvelkinin yerine kabûl edip; ve terbiyenâmelerdeki duâları ve evrâdları okusanız, o asılmaktan kurtulacaksınız. O piyango dâiresinde ihsân-ı şâhâne olarak her biriniz milyon altın biletini alacağınıza görür gibi ve gündüz gibi inanınız. Eğer o haram ve şübheli ve zehirli tatlıları yeseniz, asılmaya gittiğiniz zamana kadar dahi o zehirlerin sancısını çekeceğinizi bu fermanlar ve bizler, müttefikan sizlere kat‘î haber veriyoruz, diyorlar.
SAYFA 8
İşte bu temsîl gibi, her vakit gördüğümüz ecel darağacının arkasında, mukadderât-ı beşer piyangosundan ehl-i îmân ve ehl-i tâat için hüsn-ü hâtime şartıyla ebedî ve tükenmez bir hazinenin bileti çıkacağını, yüzde yüz ihtimâl ile haber veren; ve sefâhet ve haram ve i‘tikādsızlık ve fıskta devam edenler, tevbe etmemek şartıyla ya i‘dâm-ı ebedî âhirete inanmayanlara veya dâimî ve karanlık haps-i münferid bekā-yı rûha inanan ve sefâhette gidenlere ve şekāvet-i ebediye i‘lâmını alacaklarını, yüzde doksan dokuz ihtimâl ile kat‘î haber veren, başta ellerinde nişâne-i tasdîk olan hadsiz mu‘cizeler bulunan yüz yirmi dört bin peygamberler; ve onların verdikleri haberlerin izlerini ve sinemada gibi gölgelerini, keşifle ve zevkle görüp tasdîk ederek imza basan yüz yirmi dört milyondan ziyâde evliyâlar قَدَّسَ اللّٰهُ اَسْرَارَهُمْ; ve o iki kısım meşâhîr-i insaniyenin haberlerini, aklen kat‘î burhânlarla ve kuvvetli huccetlerle fikren ve müttefikan yakînî bir sûrette isbat ederek tasdîk edip imza basan milyarlar gelip geçen muhakkikler, Hâşiyemüctehidler ve sıddîkînler; bil’icmâ‘ mütevâtiren nev‘-i insanın güneşleri, kamerleri, yıldızları olan bu üç cemâat-i azîme ve bu üç tâife-i ehl-i hakîkat ve beşerin kudsî kumandanları olan bu üç büyük âlî hey’etlerin fermanlar ile verdikleri haberleri dinlemeyen; ve saâdet-i ebediyeye giden ve onların gösterdikleri yol olan sırât-ı müstakîmde gitmeyenler, yüzde doksan dokuz dehşetli tehlike ihtimâlini nazara almayan; ve bir tek muhbirin, bir yolda tehlike var demesiyle o yolu bırakan, başka uzun yolda hareket eden bir adamın, elbette ve elbette vaz‘iyeti şudur ki:
İki yolun, hadsiz muhbirlerin kat‘î ihbârlarıyla, en kısa ve kolayını ve yüzde yüz cennet ve saâdet-i ebediyeyi kazandıranını bırakıp en dağdağalı ve uzun ve sıkıntılı ve yüzde doksan dokuz cehennem hapsini ve şekāvet-i dâimeyi netice veren yolunu ihtiyâr ettiği hâlde; dünyada bu iki yolun bir tek muhbirin, yalan olabilir haberiyle, yüzde bir ihtimâl tehlike ve bir ay hapis imkânı bulunan kısa yolu bırakıp, menfaatsiz, yalnız zararsız olduğu için uzun yolu ihtiyâr eden bedbaht sarhoş dîvâneler gibi, dehşetli ve uzakta görünen ve ona musallat olan ejderhalara ehemmiyet vermez, sineklerle uğraşır, yalnız onlara ehemmiyet verir derecede aklını, kalbini, ruhunu, insaniyetini kaybetmiş olur.