Tevhitle alakalı izahların olduğu ilgili metnin cümleler halinde izahını yapmaya çalışalım. Şöyle ki:
On Birinci Kelime: وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُ Yani ticaret ve memuriyet için mühim vazifelerle bu dar-ı imtihan olan dünyaya gönderilen insanlar, ticaretlerini yapıp, vazifelerini bitirip ve hizmetlerini itmam ettikten sonra, yine onları gönderen Halik-ı Zülcelâllerine dönecekler. Ve Mevlâ-yı Kerîmlerine kavuşacaklar.
İnsan bu dünyaya başıboş bırakılmak için gelmemiştir. Dünya bir "dâr-ı imtihan" yani imtihan yurdudur. İnsanın vazifesi; Allah’ın isimlerini tanımak ve O’na kulluk etmekle görevli bir memurdur. Burada ticaretle kastedilen, bu dünyadaki ömür sermayesiyle, ahiret hayatını ve ebedi saadeti kazanma ticaretidir. Dönüş ise; memuriyet bittiğinde, memur nasıl merkeze dönerse, insan da vazifesini bitirince kendisini gönderen Allah'ın saltanat merkezine yani ahirete dönecektir. Rabbimiz Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır:
Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Ve dönüş ancak Allah’adır.1
Kur’an-ı Kerim’de yer alan birçok ayetten alınan bu mübarek sözler, dönüşün mutlaka Allah’a olacağını açıkça ifade eder. İnsanın dünyaya gönderiliş amacını tek bir cümleyle anlatmak istesek, herhâlde bundan daha güzel bir ifade olamazdı. İnsan, Allah tarafından önemli görevler yapmak ve ebedî bir kazanç elde etmek için, en güzel biçimde yaratılmıştır. Kendisine büyük bir emanet verilmiş ve bu dünya, bir imtihan yeri olarak ona geçici bir misafirlik yurdu kılınmıştır. Evet, insanın yaratılışına baktığımızda onun en güzel şekilde yaratıldığını görürüz. Kur'anı Kerim'de şöyle buyurulmaktadır:
Gerçekten (biz) insanı, en güzel bir biçimde yarattık!2
Gerek fizikî ve cismanî bakımdan, gerek ahlâk ve maneviyat itibariyle ve ruhanî bakımdan insan en güzel bir kıvama erebilecek en güzel bir biçimde yaratılmıştır.
Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım!3
Kur’an-ı Kerim’in pek çok suresinde Rabbimiz, insanın bu dünyadaki öncelikli ve mühim vazifelerinin Rabbini tanımak, O’na iman edip ibadet etmek, güzel isimlerine ayna olmak, nimetlerine şükredip sıkıntılarına sabretmek, dua ve tevekkül etmek olduğunu açıkça beyan etmektedir. Allah (cc) insana ebedî ahiret ticaretini yapabilmesi için sermaye olarak belirli bir ömür, vücut, hayat, ruh ve akıl ile birlikte pek çok azayı, sayısız hissi ve duyguyu emanet etmiştir. Nihayetinde insan dünyadaki vazifesini bitirip ticaretini tamamladıktan ve hizmetini ikmal ettikten sonra asıl vatanı olan ahiret yurduna dönecektir. Orada ebedî saadet içerisinde her şeyi yaratan, sonsuz kudret ve rahmet sahibi Rabbini bizzat görme şerefine ve nimetine nail olacaktır.
Yani bu dâr-ı fânîden gidip, dâr-ı bâkîde huzûr-u kibriyâya müşerref olacaklar.4
Evet, tüm insanlık ölüm tezkeresi ile gün geldiğinde bu fani, geçici misafirhane olan dünyadan, ebedi kalacağı sonsuz bir diyara gidecektir. Ve o ebedi ahiret yurdunda Yüce Rabbinin huzuruna çıkmak ve cemaliyle müşerref olmak gibi eşsiz bir nimete mazhar olmakla şereflenecektir.
Yani esbâb dağdağasından ve vesâitin karanlık perdelerinden kurtulup, Rabb-i Rahîmlerine, makarr-ı saltanat-ı ebedîsinde perdesiz kavuşacaklar. Doğrudan doğruya herkes, kendi Hâlikı ve Ma‘bûdu ve Rabbi ve Seyyidi ve Mâliki kim olduğunu bilecek ve bulacaklar.5
Dünyaya Rabbini tanımak, sevmek ve kulluk etmek için gönderilen insan, Allah’ın güzel isim ve sıfatlarını varlık aynaları üzerinde görüp imanıyla okuyabilir. Atomlardan yıldızlara, bitkilerden hayvan çeşitlerine kadar her bir varlık üzerinde Allah’ın güzel isimleri nakış nakış iş görmektedir. Ancak dünyanın imtihan yeri olması ve burada hikmet kanunlarının galip olmasından dolayı, Allah’ın güzel isimlerinin tecellileri bizlere sebepler vasıtasıyla ulaşmaktadır.
Mesela: Rezzak, Mün’im, Kerim ve Muhsin gibi cemali isimlerin tecellilerini sayısız bitki, ağaç ve hayvan türünde görmekteyiz. Balı arının karnından, sütü inek, koyun ve keçiden, portakalı ağaçtan, naneyi ise bitkiden alarak bu isimlerin yansımalarına şahit oluruz. Diğer yandan Celîl, Azîm ve Kadîr gibi celali isimlerin tecellilerini de heybetli dağlarda, devasa yıldızlarda ve uçsuz bucaksız galaksilerde açıkça müşahede ederiz. Demek sebepler, Rabbimizin kudretine, ilmine ve diğer isimlerine perde olarak konmuştur. Ta ki imtihan sırrı bozulmasın. Ta ki Saîdlerle, şakiler birbirinden ayrılabilsin. Ahiret yurdunda ise hiçbir sebep, vasıta ve engel olmadan mümin ve kâfir herkes kendi Rabbi, seyyidi, maliki ve ibadete layık olan sonsuz azamet sahibi yaratanını bilecek ve görecektir. Müminler, Allah’ın ebedi saltanat merkezi olan cennetinde, perdesiz bir şekilde cemalullah ile müşerref olup ebedi bir saadete mazhar olacaklardır. Bediüzzaman Hazretleri devamında şöyle söylemektedir:
İşte şu kelime, bütün müjdelerin fevkinde şöyle müjde eder ve der ki: “Ey insan! Bilir misin nereye gidiyorsun ve nereye sevk olunuyorsun? Otuz İkinci Söz’ün âhirinde denildiği gibi: Dünyanın bin sene mesudane hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen cennet hayatının, ve o cennet hayatının dahi, bin senesi bir saat rü’yet-i cemâline mukabil gelmeyen bir Cemîl-i Zülcelâl’in dâire-i rahmetine ve mertebe-i huzûruna gidiyorsun. 6
İnsan ölüm tezkeresi ile öyle bir diyara sevk ediliyor ki, dünyanın bin senelik en rahat, en güzel ve en muhteşem yaşantısı, cennet hayatının bir saatlik yaşantısına denk gelmez. Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz, pek çok ayet-i kerime ile cennetin eşsiz nimetlerini ve güzelliklerini tarif ederek biz mü’min kullarına cennetini vadetmiştir. Rabbimiz Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır:
Allah, mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara, altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî olarak kalıcı oldukları Cennetler ve Adn Cennetlerinde güzel meskenler va‘d etti. Allah’ın Rıdvan'ı (razı olması) ise daha büyüktür! İşte büyük kurtuluş budur!7
Sevgili Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmaktadır:
Allah , ''Ben sâlih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı, hiçbir insanın hatır ve hayal edemediği nimetler hazırladım'' buyurdu. ”8
Evet, imanla kabre giren bir insanın hayallerinin bile ulaşamadığı o ebedi saadet ve nimetlerin yanında dünya nimetlerinin ve saltanatının ne ehemmiyeti vardır? Elbette hiçbir değer ve kıymeti yoktur. Bu eşsiz hakikati, kıssaların en güzeli olan Hz. Yusuf’un (as) ibretlik vefat hadisesi ile izah etmeye çalışalım. Hz. Yusuf (as) dünyada sahip olunabilecek en saadetli en güzel ve en rahat bir vaziyette iken şöyle söyledi:
(Ey Rabbim!) Canımı Müslüman olarak al ve beni sâlih kimseler arasına kat.9
Allah’tan vefatını istemesindeki hikmet bize cennet ve cemâlullâh nimetlerinin yüceliğini bildirme noktasından çok mühimdir. Evet, Hz. Yusuf’un (as), hayatının en saadetli zamanında kendi vefatını istemesi elbette bizleri düşündürüyor. Halbuki Yusuf (as), ölüm tezkeresiyle öyle bir saadet diyarına sevk olundu ki, dünyanın bin senelik en mesut, en rahat yaşantısı cennetin bir saatlik yaşantısına denk gelmez. Hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hatta insanlığın hayal ve hatırından dahi geçemeyen nimetlerin hazırlandığı o cennet hayatının dahi bin senelik yaşantısı, Rabbimizin cemaliyle bir saat müşerref olmaya denk gelmeyecek olan ebedi rahmet ve saadet diyarına gitti. Onun için Hz. Yusuf (as), sahip olduğu dünyevi saadet ve lezzetten binler defa daha saadetli ve daha güzel bir hayatın ahirette, cennette olduğunu çok iyi bildiği için o dâimî ve hakiki saadeti elde edebilmek için Allah’tan ölümünü istedi ve o ebedi saadete kavuşmuş oldu. Ve Hz. Yusuf (as) Allah’tan vefatını isteyerek bizlere de şu hikmetli dersi vermiş oldu. Bediüzzaman Hazretleri metnin devamında şöyle söylemektedir:
Mübtelâ ve meftun ve müştak olduğunuz mecâzî mahbûblardaki ve bütün mevcudât-ı dünyeviyedeki hüsün ve cemâl, onun cilve-i cemâlinin ve hüsn-ü esmâsının bir nevi gölgesi, ve bütün cennet, bütün letâifiyle, bir cilve-i rahmeti, ve bütün iştiyâklar ve muhabbetler ve incizâblar ve câzibeler bir lem‘a-i muhabbeti olan bir Ma‘bûd-u Lemyezel’in, bir Mahbûb-u Lâyezâl’in dâire-i huzûruna gidiyorsunuz. Ve ziyâfetgâh-ı ebedîsi olan cennete çağırılıyorsunuz. Öyle ise kabir kapısına ağlayarak değil, gülerek giriniz.”10
Rabbimiz , güzel isimlerinin tecellileri olarak dünyayı ve içindeki tüm varlıkları çok güzel ve mükemmel bir surette yaratmıştır. Kâinatta nereye bakacak olsak, kusursuz, mükemmel ve muhteşem bir yaratılışa şahitlik ederiz. Dünyanın bu güzelliğine tutkuyla âşık olup hayran olan nice gafillerin ise, tüm bu güzelliklerin kaynağı olarak fani varlıkların kendilerini gördüklerinden, dünyayı ve dünyalıkları tapar derecede sevdiklerini görürüz. Halbuki bir eserdeki güzellik, sanatkârının hünerini ve güzel sıfatlarını bizlere bildirir. Varlıklardaki tüm güzellikler de elbette her şeyin yaratıcısı olan Allah’ın güzel isim ve sıfatlarının bir tecellisi, belki bir çeşit gölgesi hükmündedir. Demek dünyadaki tüm hüsün ve güzellikler, Rabbimizin Cemîl isminin pek çok perdelerden geçmiş gayet zayıf bir gölgesinin gölgesidir. Cemîl isminin dünyadaki gölgeli tecellisi böyle ise, acaba perdesiz tecelli edeceği cennetin güzellikleri nasıldır? Hiç tarifi mümkün olabilir mi?
Yukarıda kısaca değindiğimiz cennet, tarifinden aciz kaldığımız bütün güzellikleriyle Rabbimizin ilâhî rahmetinin sadece bir yansıması ve bir cilvesi hükmündedir. Cemalinin bir parıltısıyla yaratılan cennet bu kadar tarifsiz güzelken, acaba bütün güzel isimlerin sahibi olan Rabbimizin mukaddes cemali nasıldır? Akıl ve hayal bu hususta kifayetsiz kalmaz mı?
Bu kelimenin haber verdiği bir başka hakikat ise şudur: Her işi hikmet tahtında olan Rabbimiz, insana sonsuz bir isteme, dileme, arzu, sevgi ve muhabbet istidatı vermiştir. İnsan kalbindeki bu muhabbetle bir gül goncasını sevdiği gibi, koca baharı da sever. Kardeşini sevdiği gibi tüm Peygamberleri ve salih kulları dahi sever. Meyveleri, sebzeleri sevdiği gibi cenneti ve cennet nimetlerini dahi aynı iştiyakla ve arzu ile sever ve ister. Aslında tüm bu hisler ve duygular, asla kaybolup gitmeyecek, yegane sevgili olan Hz. Allah’ı sevmemiz ve varlığı asla son bulmayan ve ibadete layık, tek ilâh olan Rabbimize kulluk etmemiz için verilmiştir. Demek ölüm vesilesiyle bizler, hakiki, dâimî ve ebedi muhabbete layık olan Rabbimizin huzuruna gidiyoruz. Ebedi ziyafet yurdu olan cennetine davet ediliyoruz. Dünyada gölgelerini gördüğümüz ve tattığımız nimetlerin asıllarından ve kaynaklarından ebediyen istifade etmeye çağrılıyoruz. Öyle ise bizler sevinmeliyiz. Kabir kapısına ağlayarak değil gülerek girmeliyiz. Bediüzzaman Hazretleri konuyu şöyle tamamlamaktadır:
Hem şu kelime şöyle müjde veriyor, diyor ki: Ey insan! Fenâya, ademe, hiçliğe, zulümâta, nisyâna, çürümeye, dağılmaya, kesrette boğulmaya gittiğinizi tevehhüm edip, düşünmeyiniz. Sizler Fenâya değil, bekaya gidiyorsunuz. Ademe değil, Vücûd-u daimîye sevk olunuyorsunuz. Zulümâta değil, âlem-i nûra giriyorsunuz. Sâhib ve Mâlik-i Hakîkî’nin tarafına gidiyorsunuz. Ve Sultân-ı Ezelî’nin pâyitahtına dönüyorsunuz. Kesrette boğulmaya değil, vahdet dairesinde teneffüs edeceksiniz. Firâka değil, visâle müteveccihsiniz.11
Bu kelimenin içinde tüm insanlık için çok güzel başka bir müjde daha vardır ki o da şudur: Zahiren bakıldığında ölüm; hayatın sönmesi, bedenin çürümesi, lezzetlerin tükenmesi, tüm sevdiklerimizle sonsuz bir ayrılık, unutulmak ve dar bir kabre girmek yani tam bir yokluk gibi görünse de وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُ kelimesi bizlere şöyle müjde verir:
Ey insanlar! Sizler ölmekle yok olmayacaksınız, bilakis ölümsüz ve ebedi bir vücuda sahip olacaksınız. Yokluğa değil, ölümün öldürüldüğü baki bir memlekete gidiyorsunuz. Gözleri kamaştıran nurani bir âleme giriyorsunuz. Sizleri yaratan sahibinizi ve Rabbinizi görebileceğiniz Yüce Allah’ın saltanat merkezine yani ahiret diyarına dönüyorsunuz. Adem babanızın asıl vatanı olan cennete sevk ediliyorsunuz. Sebepler perdesinin ve dünya dağdağalarının olmadığı vahdet dairesinde teneffüs etmeye gidiyorsunuz. Zira ahirette her şey şeffaf ve berrak olacaktır. Bu gidiş bir ayrılış ve bitiş değil, sonsuzluğun ve hakiki bir hayatın başlangıcıdır. Başta Peygamber Efendimiz (sav) olmak üzere 124 bin peygambere, 124 milyon evliyaya, milyarlarca asfiyaya, tüm ecdadınıza ve sevdiklerinize bir kavuşma vesilesidir.
Öyleyse kabre ağlayarak, üzülerek veya korkarak değil, gülerek, sevinerek ve cesurca girelim. Herkesi korkutan ve en korkunç hal olarak hayal edilen ölümün yüzüne Kur’an nuru ile bakalım. Ölümün karanlık, siyah ve çirkin peçesini kaldırıp mümin için nurani ve güzel olan simasına bakalım. Rabbimizin ebedi ahiret yurdunda mümin kullarına hazırladığı hesapsız ikram ve nimetleri düşünüp her hal üzere Allah’a hamdedelim. İstikametle yaşayıp ebedi saadete mazhar olalım inşallah.
Nur 24/42
Tin 95/4
Zariyat 51/56
Bediüzzaman Said Nursi, Asa-yı Musa, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 206
Bediüzzaman Said Nursi, Asa-yı Musa, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 206
Bediüzzaman Said Nursi, Asa-yı Musa, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 206
Tevbe 9/72
Buharî, Bed'ü'l halk 8
Yusuf 12/101
Bediüzzaman Said Nursi, Asa-yı Musa, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 206
Bediüzzaman Said Nursi, Asa-yı Musa, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 206

